Tuğçe Tatari: Katliamın vatanı, milleti olur mu?
15.05.2021 10:41:34

Filistin'e yanıp kendi topraklarında olan bitene 'gönüllü duyarsız' kalanlar da bu doymak bilmeyen zulüm sisteminin piyonları olmayı seçenlerdir aslında...

Elde ettiği kadarıyla yetinememek, tamamını istemek…

Belki de çağın en büyük ve yaygın günahlarından.

Doymamak, doymamak ve doymamak…

Bu uğurda kesmek, biçmek, doğramak.

Doğayı ve insanları canlı canlı yakmak.

Çocukları, çocukları öldürmek…

Tüm bunları doymak bilmeyen ve tek taraflı kazananı oldukları sistemin devamlılığı için yapmak.

Daha fazlasına sahip olmak için yok etmek.

En masumundan, gıda sektörüyle zehirledikleri nesilleri örnek vermek isterim.

En masumu diyorum çünkü diğer metodları arasında alenen silah çekmek de var!

Tüm dünya her türlü koşulda kazanan 400-500 kişinin istekleri, görüşleri, inançları ve keyfine göre şekilleniyor.

Ve nasıl oluyorsa o insanlar asla doymak bilmiyor.

Asla yetmiyor onlara ellerindeki.

Hep daha fazlasını istiyorlar.

Daha fazla silah satmak...

Daha fazla ilaç satmak...

Daha fazla istila etmek…

Daha fazla para, daha fazla güç, daha fazla iktidar…

Tüm dünya bu berbat dominasyonun etkisi altında yaşarken biz de ülkede eş zamanlı, yani tüm sistemle uyumlu bir zulüm altında yaşamaktaydık...

Hâlâ da öyleyiz ya gerçi.

Güçsüzü daha da güçsüzleştirmek...

Farklı düşüneni ortadan kaldırmak...

Para kazandıracak tarihi değeri göz kırpmadan yerle bir etmek...

Cepler dolmaya devam etsin diye doğayı katletmek…

Gerçi insanın katledildiği bir dünyada doğanın hakkına da nasıl sahip çıkılacak, nasıl korunacak, bu da dev bir dilemma.

Adaleti, doğruyu, hak hukuk meselelerini, aslında özetle insanlaşma sürecini önemsemiş ve insan kalma çabasını tek yaşam hedefi kabul etmişler çok zor yıllardan geçti.

Belki hep zordu da, yaptıklarını bir saklama çabası vardı eskiden hiç değilse.

Şimdi ona bile gerek duymadan, her türlü suç açıktan işleniyor insanlığa karşı!

Birçoğumuz bir daha asla görsel hafızalarımızdan ve kulaklarımızdan silinemeyecek acılara tanıklık ettik.

Mesela...

Roboski'yi yaşadık.

Sur'u yaşadık.

Cizre bodrumları.

Nusaybin.

Gar katliamı.

Suruç.

Panzerlerin arkasında sürüklenen cesetler.

Soma.

Reyhanlı.

Hasankeyf'e yaptıkları.

Şöyle bir üstünkörü, üzerine düşünmeden, ilk aklıma gelenleri yazdım.

Bir de düşünsem neleri hatırlayacağım kim bilir.

Sayarken bile zorlandığım bu acıları hep birlikte yaşadık ve hepsini iliklerimize kadar hissettik.

İtiraz ettik, eylem yaptık, bazen kendimizi hedef yaptık.

'Tık' diyorum ama maalesef sadece toplumun çok küçük bir kısmından bahsediyorum.

Çoğunluk bu saydığım olaylar karşısında 'ölü taklidi' yapmayı tercih etti.

Çünkü kendisine göre karşı taraf olanın hakkında hep bir 'ama'sı vardı insanların.

Özellikle muhafazakâr milliyetçiler -istisnaları var elbette- bu konuların hemen hiçbirini gündemine almadı.

Oysa büyük haksızlıklar...

Büyük kayıplar...

Katliamlar yaşanıyordu...

Maalesef çocuklar ölüyor...

Cesetler günlerce sokak ortasında beklemek zorunda kalıyordu.

Ve 'yapmayın' diyen herkesi en iyi koşullarda 'vatan haini' ilan ettiler, en fenası yaşam musluklarını kestiler, 'KHK' dediler, öyle dediler böyle dediler, 'terörist' dediler ve açlığa terk ettiler, bir kısmı hâlâ cezaevlerinde 'özgürlük mücadelesi'nde…

Sadece 'Çocuklar ölmesin' dediği için Ayşe öğretmenin başına gelenleri düşünün...

Çok uzaklaşmadan Boğaziçi Üniversitesi'nin işgal edilmesine itiraz eden öğrencileri 'LGBTİ+'ya indirgemeye yeltenip, sözüm ona marjinalleştirip sokak ortasında işkence edercesine uygulamalarla gözaltına almaları bile tüm anlattıklarımın özeti niteliğindedir aslında… Bu konuda da bir muhafazakâr / milliyetçi katman bulmakta zorlanırsınız ki itiraz etsin, isyan etsin yaşananlara.

Şimdi Filistin halkı -yine- bir katliamla karşı karşıya kaldığında...

Ahlaksız, insanlıktan uzak bir işgalci söz konusu olduğunda...

Biz yine ayaklanıyoruz, yine olanca gücümüzle ses çıkartıp destek veriyoruz ama sırf acıyı yaşayan taraf Müslüman diye, 'Acınız acımızdır' diyenleri de çok yadırgıyoruz.

Veya 'İsrail zaten bizden değil, üstelik dinen de karşı karşıyayız' diye düşünerek rahat rahat insanlık, savaş suçları, hak-hukuk konuşanlara da çok içerliyoruz haklı olarak.

'Ama' üretecek taraf olmayınca, tepki vermenin bir sorumluluk yaratmadığı konularda insanın ve çocuğun değerini hatırlayan popüler simalar ve ünlü isimlere de çok kızıyoruz tabii...

Çünkü yıllardır yanı başında yaşananlara dönüp bakmadılar bile.

Ağlayanlara bir bardak su vermediler.

Kanayan yaraya merhem olmadılar.

Gücün karşısına dikilip 'dur' demediler.

Oysa hep beraber olsak çok daha güçlü olurduk.

Hatta belki kaybettiğimiz hakların bir kısmını kaybetmemiş olurduk!

Haksızlığa karşı ayaklanmanın, tepki vermenin 'izinlisi' olmaz.

Elbette İsrail devletinin, İsrail içinde de sorgulanan barbarlığını kınıyoruz. Ama birbirimize karşı dürüst olacaksak; 'Filistin'e destek' devletten 'izinli' bir tepkidir.

Bir yerde katliam varsa diğer tarafta mutlaka bir devlet vardır, bunu unutmayın.

İsrail devletine tepki gösterip kendi devletinden ödü kopanlara kızmamız da bundandır işte.

Hep söylüyoruz yine söyleyelim...

Filistin'de kafasından vurularak öldürülmüş bir kadın, annesini İsrail askerinden korumak için bedenine kendisini siper etmiş ve askere çatal çekmiş bir çocuk neyse Taybet Ana'nın evlatları da odur.

12 Eylül 1980 darbesinden 1 gün sonra gözaltına alınıp kaybedilen ve insanlık suçu olmasına rağmen dosyası zamanaşımına uğratılan Cemil Kırbayır odur… Ömrünün son gününe kadar oğlu Cemil gelecek diye kapısını açık tutan Berfo Ana odur...

Katliamın, acının, hakkın devleti ve milleti olmaz.

Filistin'e yanıp kendi topraklarında olan bitene 'gönüllü duyarsız' kalanlar da bu doymak bilmeyen zulüm sisteminin piyonları olmayı seçenlerdir aslında.

Ve aslında...

Şahsi çıkarı için yüzlerce çocuğun acısını görmezden gelebilmişlerdir.

Ve yine olsa yine gelebileceklerdir.

Öyle ya; seyircisiz zulüm olmazmış!

T24

Şîrove Bike

BASINDAN

EN ÇOK OKUNANLAR
×