Anılar, şimdiyi ve geleceği daha az hatayla yaşama olanağı sunarlar
7.07.2021 14:56:14

Bayram Ayaz

“KİĞI’DEN BERLİN’E” MUNZUR ÇEM’İN ANILAR I

İki gün önce postadan değerli bir hediye paketi elime ulaştı.

Paketin üzerinde Sayın Munzur Çem’in adını görünce, içindeki armağanın ne olduğunu tahmin ettim. Hemen paketi açtım. Beklediğim armağandı. Kekê Munzur, anılar kitabını imzalamış, bana da  göndermişti. Öncelikle teşekkür ediyorum, ellerine sağlık diyorum. Kek Munzur‘un, Onu tanıdığım 1976 sonbaharından bu yana sürekli yazdığını biliyorum. Önceleri hepimiz gibi sadece Türkçe yazıyordu. 1980 Darbesinden sonra Dimilî/Kirmanckî de yazmaya başladı, bazen kısa Kurmancî haber ve yorumlar yazdığını da hatırlıyorum.

Kekê Munzur Çem harflerin Onu sevdiği, Onun da sürekli harfleri sıraya dizerek binlerce sayfalık yazılı eserler veren bir yazar olduğunu, sanıyorum ayrıca belirtmeye gerek yok. Yazmayı seven aydın bir insanımız. Yazı yazmak, bir nevi tiryakiliktir, „tatlı bir beladır“!. Munzur Çem de bu „tatlı belaya“ boğazına kadar batmış yazı tiryakilerinden biri.

“KİĞI’DEN BERLİN’E ANILAR“ 1. Cilt yayınlanan son kitabı, 526 sayfa, mayıs ayında DENG yayınları arasında baskıya girdi ve geçtiğimiz günlerde okuyucunun eline ulaştı. Bu eserlerin Kürdistan Kütüphanesi’ne kazandırılmasında emeği geçen herkesi kutluyor ve çabaları için teşekkür ediyorum.

Bu yazının ana başlığı üstüne, spot olarak ‘Anılar, şimdiyi ve geleceği daha az hatayla yaşama olanağı sunarlar’ cümlesini yazdım. Anıları, eski Türkçeyle hatıratları okuduğumda, benim o kitaplardan yararlanmak istediğim bilgi ve içerik bu cümlede dile geliyor. Geçmişte hangi hatalar yapılmış? Elbet dönemin öznesi biz isek hangi hataları yaptık, etkileri ve sonuçları ne olmuş, bunlardan nasıl olumlu dersler çıkarabiliriz, ki şimdi ve gelecekte bu hatalar tekrarlanmasın. ANILARIN böyle öğretici ve olumlu yanı var. ANILAR aynı zamanda bireyi bize yansıtan iyi bir aynadır.

Kürdlerde yazılı not tutma, arşivleme ve anı yazma geleneği, bazı istisnalar dışında, genellikle zayıftır. Bunun tarihsel, siyasi ve kurumsal nedenleri vardır. Kürd önderleri, aydın ve okumuşları pek rahat yüzü görmediler ki, gerekli olan düzeyde anılar da dahil, arkalarında yazılı bir tarih bırakabilsinler! Olanlar da Kürdlerin düşmanlarının eline geçtiğinde ya imha edilmişler, ya da çarpıtılarak Türk, Arap ve Fars kaynakları olarak piyasaya sürülmüş. Bidlisli Şeref Han’ın meşhur ŞEREFNAME’sinin Farsça orijinali Osmanlı arşivlerinde bulunuyor. Ama bu eser Sayın Mehmet Emin Bozarslan tarafından Arapça tercümesinden Türkçe’ye çevrilebilindi. Kitap 1971 yılında ANT Yayınları tarafından basılıp piyasaya çıkınca hemen hakkında dava açıldı. İkinci Bilirkişi raporunda çok ilginç bir belirleme var. Özetle şöyle deniliyor: Bu kitap beş asır önce yazılmış ve “Bu kitapta Türklerin Anadolu’ya gelmelerinden 1592 yılına kadar geçen süre içinde Anadolu’da ve İran’da yer almış olaylar anlatılmaktadır. Hadiseler yıl yıl izah edilmektedir.” Bu cümlelerin birkaç satır öncesinde ise çok daha ilginç bir belirleme, daha doğrusu hakimlere işaret veren cümleler var. “Sanığın suç teşkil eden, memlekette ayırıcılık ve bölücülük yapmak amacını güden diğer bir kısım fiil ve hareketleri varsa, kasdı cürmisinin tayin yönünden bu kitapta bir unsur olarak nazara alınabilir. Fakat mücerret bu kitabın yayınlanmasının suç olduğunu ifade edebilmek mümkün olmaz.” (9.6.1972) Bu bilirkişi raporunun altında Türkiye’nin 1 nolu “hukuk bilimcisi” Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in ve Prof. Dr. Cemal Tukin ile Prof. Dr. Vahit Turhan’ın imzaları bulunuyor. (Alıntılar: Şerefname, Hasat Yay. Sayfa 540)

Özetin özeti: Diyorlar ki: Bu kitabı çevirmek ve yayınlamak suç değildir, ama bu adamı “ayırıcılık ve bölücülük” iddiasıyla cezalandıracaksanız, suç unsuru olmayan bu kitabı da suç nedeni olarak sayabilirsiniz! Kürdistan ve Kürdler üzerine yazı ve basım faaliyetleri konusundaki devletin politikası budur. Özü itibariyle bugün de köklü bir değişme olmamıştır. Olan şey, Kürdler ve Dr. İsmail Beşikçi gibi Kürd halkının dostları, on yılları bulan ağır hapis cezaları yatarak ve yüksek miktarda para cezaları ödeyerek devletin politikasını, yasalarını adeta kadük ettiler. Bu mücadele aynen devam ediyor.

Bir örnek daha verip geçelim. Dr. Baytar Nurî Dersimî’nin yurt dışında basılan “Dersim Tarihi” kitabı Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklanmış ve Türkiye’ye girmesi ağır tehdit ve tedbirlerle engellenmiştir. Kürd’e ve Kürdistan’a ilişkin ne varsa her şey kozmik odalara ve raflarda büyük özenle gizlenmiştir.

Bütün bu engeller Kürdlerin tatmin edici bir yazılı tarih oluşturmasını önlemiştir.

Burada yazılı tarihin dili konusu da önem kazanıyor. Kürdçe dilinde arşiv ve tarihi doküman merkezi neredeyse yok düzeyde. Son 20-25 yılda Güney Kürdistan’da bu yönde çabalar var. Ama bu konuda daha yolun başında sayılırız.

Yazılı tarihimizin bu hali nedeniyle, Kürdlere ilişkin her türlü yazılı, görsel ve duyusal ürünler verme, Kürdistan arşivini güçlendirmek önemlidir. Bu yapıtların Kürdçe olmaları ise çok daha gereklidir. Arşiv ve kütüphane, bir halkın, kültürün, yine tüm lehçe ve ağız türleriyle bir dilin belge, bilgi ve bilinç hazinesidir.

Kürdlerin bilgi ve belge toparladığı, yazılı tarihini güçlendirdiği bu tarihi süreçte, ANILAR yazmak bunları şimdiki ve gelecek nesillere sunmak önem arzediyor. Örneğin Sayın Mesud Barzani’nin bu arada Türkçe’ye ve başka dillere de çevrilen “Bo Dîrokê” (Tarih Için, Tarihe Not) kitabı, Kürdistan tarihinin yakın geçmişini, son on yirmi yılını anlamak, Kürdlerin yerini, konumunu, amacını, handikaplarını kavramak bakımından başucu kitabı niteliğindedir.

ANI KİTAPLARI YAZILI TARİHİMİZİN TANIKLARIDIR

Son yıllarda yayınlanan biyografik ANI kitaplarını bu değeri biçerek okuyorum, yararlanmaya çalışıyorum. Bunların bazıları hoşnutsuzluklara ve tartışmalara neden oldu. Bunun bir zararı yok. Tartışma ve değerlendirmeler düzeyli ve belgeli olursa çokta yararlı olur. Bilgi ve iddialar farklı bilgi ve belgelerle tamamlanabilir ve düzeltilir.

Siyasi kişilikler, biyografilerini yazarken objektif olabildikleri oranda yazılı tarihimize daha değerli kaynaklar kazandırmış olurlar. Bu özeni göstermeyen, gösteremeyenlerin yazdıkları ise mutlaka tamamlayıcı bilgi ve belgelerle düzeltilmelidir. Hataların kaynaklarını ve nedenlerini daha doğru kavramak bakımından, süreçlerin tanıkları ve ortakları tarafından iyi niyetli, yapıcı eleştirel yazıların yazılması gereklidir. Tamamlayıcı bilgiler siyasi nitelikli biyografik anıları daha yararlı kılar.

Gözleyebildiğimiz kadarıyla çıkan anı kitapları arasında en fazla itiraz ve tartışmalara neden olan, Sayın Kemal Burkay’ın anıları oldu. Bizce bunun en önemli nedeni, Burkay’ın anıları ile TKSP (PSK) Parti Tarihi iç içe yazılmış olmasından kaynaklanıyor.

Sayın Burkay’ın siyasi yaşamı ile TKSP’nin siyasi tarihinin çok iç içe olduğu bir gerçektir. Kurucu Genel Sekreter olarak Burkay’ın TKSP’nin kuruluşunda ve bütün tarihinde belirleyici ve ayırıcı bir rolü olduğu da başka bir gerçektir ve bu konulardaki değerlendirmelerde asla gözardı edilemez. Bu durumun tanıklarındanım, yaklaşık sekiz yıl (1976-1984) çok yakından yaşayanlardan biriyim. Ancak yine de başka insanların da sosyal ve siyasi bir sürece katılmasıyla bu belirleyicilik rolünün organlar içinde kolektif çabaların, mücadelenin ve emeklerin bir parçası durumuna geldiğini görmezlikten gelmemek gerekir. Bir örgüt kitleselleşmeye başladıktan itibaren, o sürece katılan her bireyin hizmeti, mücadelesi ve katkısı o kolektif örgütün ve mücadelenin tamamlayıcı ve vazgeçilmez bir parçası haline gelir. Çok basit ve sıradan bir örnekle izah etmek mümkündür. Bir siyasi lider çok güzel ve döneme denk düşen düşünceler üretip yazılar yazabilir. Ne ki o yazılar dergi ve gazetede, bildirilerde, kitle faaliyetlerinde başka insanlara ulaşamadığında, fazla bir etkisi olmaz, toplumsal ve siyasi gidişatı etkileyebilecek bir dönüşüm gücüne ulaşamaz. Partili mücadele kolektif bir mücadeledir ve örgütün ögeleri halkalar gibi birbirine eklemlenerek zincirleme bir güce dönüşüp domino bir efekt yaratır. Siyasi mücadele tarihini yazarken zinciri tamamlayan halkaları görmezlikten gelirseniz, tarihi eksik veya yanlış yazmış olursunuz. Lider olarak bireyin rolü ile kolektif güç arasındaki dengeyi iyi ve doğru yansıtmak gerekir. Kanımca Sayın K. Burkay’ın anılarında sık sık kantarın sarkacı liderin rolüne doğru aşırı derecede eğdiriliyor. Buna bir de dil ve üslup sertliği de karışınca ilişkiler sertleşiyor, değerlendirme ve tartışmalar yarardan çok zarar veriyor.

İki gündür Sayın Munzur Çem’in kitabını satır satır olmasa da, kitapla ilgili genel bir intiba edinebilecek düzeyde okuyup inceledim. Sayın K. Burkay’a cevap niteliğindeki iki yazısı zaten önceki yıllar Gelawej Web Sayfası’nda yayınlanmıştı. Benim için diğer iki ana bölüm yeniydi. Kendi biyografisi ile 1976 yılında Özgürlük Yolu (TKSP) ile temasının başladığı dönem ve sonraki yıllar.   Munzur Çem, biyografisinin çocukluk ve ilk gençlik yıllarının geçtiği bölümünü, doğup büyüdüğü çevrenin folklorik özellikleriyle süsleyerek sade bir anlatımla aktarmış. Bu bölüm okunduğunda Kiği ve Dersîm yöresinin ellili altmışlı yıllardaki sosyal, kültürel ve siyasi durumuyla ilgili geniş bilgiler edinmek mümkündür. Bu konularda araştırma yapmak isteyenler için yararlı bir kaynaktır.

TKSP ve Özgürlük Yolu’yla yollarının kesişmesi bölümünde de anılarını okuyucuyla basit anlaşılır bir anlatımla, doğallığı içinde olduğu gibi aktarmış. Kendisini aktarmış. Başkasını karalayarak kendisini yüceltmemiş. Yaptıklarını, yaşadıklarını, gözlemlediklerini aktararak yargıyı okuyucuya bırakmış.

Kitapla ilgili bir görüşe varabilmesi için sırayı okuyucuya bırakmak gerekir.

Yazının bu bölümünü kitaptaki bir dayanışma örneğine değinerek sonlandırmak istiyorum.

Munzur Çem, 1980 mart operasyonunda aranınca yurt dışına çıkması gerekiyor. Bunun için paraya ihtiyacı oluyor. Ağabeyi Hasan, bu parayı tedarik için Kazan’daki evini satmak istiyor. Bunu aslen bir Yugoslav göçmeni olan Abdurrahman Kurtoğlu adında dostlarına açıyor, evi Ona satmak istiyor. Bu dostları, öyle bir dayanışmacı tavır gösteriyor ki, ağabeyi minnettar kalıyor, Sn. Munzur Çem de bu konuyu büyük saygı ve minnet duygusuyla ANILAR kitabına alıyor.

Abdurrahman Kurtoğlu evin gerçek satış nedenini öğrendikten sonra ihtiyaç duyulan parayı bir çanta içinde Hasan Ağabey’e uzatmış ve şöyle demiş:

“-Buyur Hasan Bey, ihtiyacın olan para burada. Evini satma, çoluk çocuk sahibisin sen. İleride durumun elverdiğinde ödersin, değilse canın sağ olsun, demiş.” (Sayfa 502)

Zor günlerde muhtaca uzanan eller, havada kalmaz, kalpleri fetheder.

kovaradeng.com

Şîrove Bike
×