Ana Sayfa » Makaleler
Küresel Etkiler ve Yeni Ekonomi Programı (*)

2021-02-13

Ümit Tektaş

[email protected]

Fişi çok erken çekerseniz, kendi kendinize ciddi zarar verme riski alırsınız. Kristalina Georgieva İMF Başkanı

Oldum olası bir tanımı duyarım. Gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler. Türkiye 40 yılı aşkın süredir, bu zincirin ortasında tanımlanır. Bana kalırsa gelişmekte olan ülkeler sıralamasının ortalarında bir yerde yer alır. Esasında bu (Ülkelerin gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş olma durumu), her alanda gelişmişlikten çok, ülke ekonomilerinin büyüklüğüne, gayri safi milli hasılanın toplam ne kadar olduğuna göre yapılan bir tanımlamadır. Sağlık, eğitim, hukuk, çevreye ve insana saygı, haklar ve özgürlükler, demokrasi konusundaki ilerleme ve kişi başına düşen ulusal gelir hesaba katıldığında bu sıralama çok daha başka olur. Özellikle ekonomik düzeyi ve nispetten kalkınmışlık verileri yönünden yapılan bu listede, Türkiye genellikle16’ıncı ve 12’inci sıralar arasında gider gelir.

Hiç şüphe olmasın ki, bu ülkeyi yöneten en iddialı siyasi kadrolar bile gelişmiş ülkeler kavramını kullandıklarında, çoğu Batılı, yedi devleti; ABD, Kanada, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya’yı kast ediyorlar. Erdoğan dâhil, Türkiye Cumhurbaşkanları, Başbakanları,iktidarı ve muhalefetiyle sayısız siyaset kadroları da Türkiye’nin gelişmekte olan ülkeler arasında olduğunu kabul ediyorlar. (Son yıllarda Rusya, söz konusu yedi ülkenin arasına katıldı. Bu, Rusya’nın ekonomisinin gelişmişliğinden çok askeri ve siyasi gücünden kaynaklanıyor. Çin, Hindistan, Güney Kore, Brezilya gibi ülkeler,Rusya’dan daha zenginler ama bu kulüpte yoklar. Hemen belirtmeliyim ki birçok alanda, söz konusu yedi ülkeden daha ileride olan ve gayri safi milli hasılaları 1-1.5 trilyon doların altında kalan Hollanda, İsviçre, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya gibiülkeler de bu kulüpte yer almıyorlar.)

Salgın öncesinde ve sonrasında açıklanan yeni ekonomi programlarına ve teşvik-destek paketlerine değinmeden önce, dünya ile hemen hemen eş anlı karşılanan Kovid-19 sürecinin genel olarak küresel ekonomide yol açtığı sorunlarıele almakta yarar görüyorum. Bunu yaparken küresel tarafla Türkiye’yi karşılaştırmaktan ziyade,bilhassa üretim açısından, mal ve para dolaşımı yönünden oluşan tahribatın boyutunu ve Türkiye ekonomisi üzerinde olası etkilerindenbahsetmek istiyorum.

Salgın Döneminde Küresel Durum(Küresel Etkiler)

Dünya ekonomisinin 2019 yılı(2020 yılında açıklanan verilere göre), ülkeler sıralaması şu şekildedir(İlk 20 ülke): ABD 20.5 trilyon, Çin 13.3 trilyon, Japonya 4.9 trilyon, Almanya 3.9 trilyon, Birleşik Krallık 2.8 trilyon, Fransa 2.7 trilyon, Hindistan 2.7 trilyon, İtalya 2.1 trilyon, Brezilya 1.8 trilyon, Güney Kore 1.7 trilyon, Kanada 1.7 trilyon, Rusya Federasyonu 1.6 trilyon, İspanya 1.4 trilyon, Avustralya 1,4 trilyon, Meksika 1.2 trilyon, Endonezya 1 trilyon, Hollanda 0.914 trilyon, Suudi Arabistan 0.779 trilyon, Türkiye 0.743 trilyon, İsviçre 0.715 trilyon gayri safi milli hasıla elde etmektedir.(Rakamlar ABD Doları cinsindendir.)

Bu listeye bakılırsa Türkiye’nin 2023 hedefleri olsa olsa gerçekleşmesi güç hayaller ve özlemler olarak kalacaktır. (Başından beri bu iktidarın 2023 hedeflerini gerçekleştirilebilir olmaktan çok siyasi malzeme haline getirdiği açıkça belli olduğu halde, ne yazık ki bazı kesimler buna inanıyordu.)Siyasi iktidarın demokratik adımlar atmaktan vazgeçmesi, demokrasiyi ve demokratik değerleri hiç yerinde görmesi nedeniyle zaten bu hedeflerin uzağında kalan Türkiye’nin, salgın süreci ve sonrası ekonomik sorunlardan ötürü söz konusu zenginler listesinde bırakın onuncu sıraya yükselmesi, bulunduğu yerini muhafaza etmesi bile büyük başarı sayılır. Şurası kaçınılmaz ki küresel etkilerdendolayı Türkiye ekonomisi, kendi niceliği oranında, dışsatımına, mal ve hizmet çeşitliliğine göre zarar görmeye devam edecektir. Pek çok uluslararası otorite, uzman kuruluş, ekonomist; yeni normal denilen bu dönemin, 2023 yılına kadar devam edeceğini, bazı sektörlerde(Kara ve hava yolları taşımacılığı, turizm ve konaklama, doğrudan ya da dolaylı olarak eğitim ve öğretim süreçleriyle ilgili olan sektörler gibi) 2019 yılındaki duruma ancak 2023 yılında gelinebileceğini söylemektedirler.Bazı kötümser senaryolardaysa, söz konusu sıkıntıların başka kimi sektörlerle beraber 2025 yılına kadar devam edeceği belirtilmektedir.

İMF başkanı Kristalina Georgieva, salgın sürecinin küresel ekonomiye maliyetinin 8 trilyon dolar olacağını öngördüklerini belirtirken, başka ekonomi çevreleri ve finans kurumları bu rakamın daha da büyük(10-15 trilyon dolar) olacağını ileri sürmektedirler.

İMF Başkanı, salgın nedeniyle 2020'nin son derece zor olacağını belirterek, “Büyük Buhran'dan** bu yana yaşanan en kötü ekonomik daralmayı bekliyoruz,” diyor. Georgieva, hem krizin derinliğine işaret ediyor hem de süresine ilişkin büyük bir belirsizlik olduğunu vurguluyor. “Küresel büyümenin 2020'de keskin bir şekilde negatif olacağı şimdiden açık,” diyen Georgieva, gelişmekte olan ve düşük gelirler elde eden ülkelerin büyük risk altında olduğunu vurguluyor. Bu ülkelerin talep ve arz şokları ile finansal koşullarda sıkılaşmaya maruz kaldığını, bazılarının ise sürdürülemeyen borç yüküyle karşı karşıya olduğunu anlatarak hükümetlerin eyleme geçtiğini söylüyor. 8 trilyon dolarlık mali eylem adımlarının atıldığını açıklayan Georgieva, “2020 son derece zor olacak. Salgın, yılın ikinci yarısında zayıflarsa, onu kontrol altına almaya yönelik önlemler kademeli olarak kaldırılır ve ekonomi yeniden açılırsa 2021'de kısmi bir toparlanma bekliyoruz,” değerlendirmesinde bulunuyor. Yani 2021 yılında dahi ancak kısmi bir toparlanma söz konusu olacak. Kovid-19 salgınına karşı yapılması gerekenlerede değinen Georgieva, sağlık sisteminin desteklenmesi, likidite baskılarının önlenmesi ve likiditenin artırılması gerektiğini, koordineli mali teşviklerin önemli olduğunu belirtiyor. İMF, aynı zamanda ekonomik toparlanma ve istihdam için kamu yatırımlarının önemine vurgu yapıyor.

Nitekim Kristalina Georgieva, salgından kaynaklanan olumsuz etkilerin gelecek 5 yılda dünya ekonomisine maliyetinin 28 trilyon gibi dramatik bir rakama ulaşacağını öngörüyor.Dünya Bankası yıllık toplantıları kapsamında basın toplantısı düzenleyenUluslararası Para Fonu (İMF) Başkanı Kristalina Georgieva, ekonomik ve finansal istikrar için sağlanan desteklerin bir süre daha kritik bir öneme sahip olacağını belirterek, “Fişi çok erken çekerseniz, kendi kendinize ciddi zarar verme riski alırsınız,” diyor. Georgieva, bir milyonu aşkın kişinin canını alan ve ekonomileri tersine çeviren Kovid-19 kriziyle hala mücadele edildiğini, son birkaç aydaki tablonun daha az vahim olduğunu ancak Büyük Buhran'dan bu yana en kötü küresel resesyonun(durgunluk) öngörülmeye devam edildiğini söylüyor. Georgieva, söz konusu toplantıda küresel ekonominin bu yıl yüzde 4,4 daralmasının beklendiğini anımsatarak, "Kriz, gelecek 5 yıl içinde, üretim kayıplarında tahmini 28 trilyon dolara mal olabilir," ifadesini kullanmaktadır. Küresel ekonominin görünüme ilişkin tahminlerine yönelik büyük bir belirsizlik olduğunu vurgulayan Georgieva, "2021'de kısmi ve düzensiz bir toparlanma öngörüyoruz, büyümenin yüzde 5,2 olması bekleniyor," diye konuşmaktadır.

Bütün bunlara karşın; FED (Federal Rezerv Sistemi) ABD, People’s Bank of China (Çin), BOJ (Bank of Japan), ECB (EuroepanCentral Bank), Deutsche Bundesbank (Almanya), BOE (Bank of England) İngiltere, Banque de France (Fransa), BOC(Bank of Canada) Kanada, Banca d’Italia (İtalya), De Nederlandsche Bank (Hollanda) gibi dünyanın en zengin ülkelerine ait merkez bankaları 10 trilyondan fazla ABD Doları kaynağı şu ya da bu amaçla piyasaya enjekte ettiler.

FED Başkanı Powell, şu ana kadar salgına karşı kullanabileceğimiz her aracı kullandık diyor. FED Başkanı, aşırı destek vermenin riski, az destek vermekten daha düşük diyerek piyasaya enjekte ettikleri para ve parasal genişleme politikasını savunuyor. Ekonomideki görünümün belirsiz olmayı sürdürdüğünü belirten Powell, genişleme sona ermekten uzak diyerek desteğin devamından yana olduğu sinyalleri veriyor. Bu yazıyı kaleme aldığım günlerde (Ekim 2020), salgın sürecindeki Avrupa’nın nispetten daha fazla yaralı ekonomisi İspanya, 72 milyar Avro büyüklüğünde 3 yıllık yeni bir teşvik paketi hazırlığı içinde olduğunu açıkladı.

İMF, kamu yatırımları eliyle 30 milyon insanın istihdam edilebileceğini belirtirken Dünya Bankası, kovid-19’un 150 milyona yakın insanı aşırı yoksulluğa sürükleyebileceğini söylüyor. Dünyaca ünlü, ABD’li teknoloji zengini Bill Gates ise, aşı işe yararsa zengin ülkeler, 2021 yılının son çeyreğinde normale yaklaşır diyor. Hangi taraftan bakarsak bakalım, küresel ekonomi zor bir dönemden geçiyor ve bu süreç, bir süre daha ekonomi verilerini olumsuz yönde etkileyeceğe benziyor. Mesela FED Başkanı, ABD’de hane halklarının daha çok desteğe ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Dünyanın en büyük ekonomisinde salgın sonrası durum bu olunca az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin durumunu tahmin etmek hiç de güç olmuyor.

Dünyanın bir başka güçlü ekonomisi Avrupa Birliği’ndeki genel iktisadi durumun ABD’den pek farklı olmadığı görülüyor. Avrupa Merkez Bankası (AMB) Başkanı Christine Lagarde, küresel ekonomide toparlanmanın inişli çıkışlı olabileceğini söylüyor. Birleşmiş Milletler toplantısı için hazırlanan video mesajında konuşan AMB Başkanı Lagarde, “Ekonomide kötü geride kaldı. Fakat daha en zoru ise henüz gelmedi,” diyor. Lagarde, küresel ekonomide salgının şoklarının belirleyici olacağına, toparlanmanın belirsiz ve eşit olmayan bir şekilde, inişli çıkışlı gerçekleşebileceğine işaret ediyor. Küresel ekonomideki değişimin, işsizliğin ve eşitsizliğin artmasına yol açacağını belirten Lagarde, hassas durumda olan insanların zor durumda kalabileceğini ileri sürüyor. AMB Başkanı Lagarde, “Eğer yeşil ve sürdürülebilir kalkınmayı her şeyin önüne koymazsak ve dayanışmayı temel prensip olarak benimsemezsek, tuhaf ve hoş olmayan ikaza maruz kalabiliriz,” diyerek durumun vahametini ortaya koyuyor.

Ticaret savaşları (ABD-Çin), ABD’nin bazı ülkelere uyguladığı ambargolar, istikrarsız bölgelerin çoğalması, AB-Britanya sorunu gibi küresel ekonominin gündemindeki pek çokkonu dünyadaki genel ekonomik durumu büyük ölçüde etkiliyor. Büyük oranda ABD, İngiltere ilişkisinden kaynaklandığı düşünülen Brexit (Britanya Exit, Britanya Çıkış)’in yarattığı belirsizlik deşu yada bu oranda dünya ekonomisi üzerinde olumsuz etki yapıyor.Zira bazı çevrelerce Trump yönetiminin bir dolu taahhütte bulunarak, İngiltere Muhafazakâr Parti yöneticilerinin iştahını kabartarak akıllarını çeldiği ve onları kimilerincebin yılın projesi denilen Avrupa Birliği’nden kopardığı söyleniyor.Aynı çevreler, Donald Trump’ın, büyük Avrupa pazarına karşı nispetten daha zengin olan ABD pazarını açacağı sözünü verdiğini ileri sürüyor.(Serbest ticaret anlaşması sözü) ABD’deki başkanlık seçimlerini büyük ihtimalle kaybedecek olan Trump sonrasında, İngiltere’nin ve onun başbakanı Boris Johnson’un durumu, yani ne yapacakları merak ediliyor.

Diğer yandan, onca olumsuz şeye rağmen dünya milyarderleri(2189 kişi), ironik bir şekilde servetlerini %27,5 artırarak 10,2 trilyon dolara ulaştırdı. İsviçre merkezli yatırım bankası UBS ve çokuluslu danışmanlık şirketi Pricewaterhouse Coopers (PwC), “2020 Servet Raporu”nu yayınladı. Buna göre, Temmuz 2020'nin sonunda dünyanın en zengin yaklaşık 2 bin 200 kişisinin serveti 10,2 trilyon dolara ulaşarak rekor kırdı. (Bloomberg Haber, 07.10.2020.) Salgın sonrasında piyasaya enjekte edilen trilyonlarca dolar, piyasadaki her aset (varlık) için değer artışına yol açtı. Görünen o ki enjekte edilen bunca para, çoklukla en zenginlerin ve daha az zenginlerinkasasını doldurmuş. Pek çok akademisyen ve ekonomist, bu süreçte, (Salgın döneminde) bazı sektörlerdeki olumlu gelişmelere rağmen,istisna hariç pozitif ayrışan hiçbir ülke olmayacağınıiddia ediyor.

Hemen belirtmeliyim ki salgınla beraber turizm odaklı acenteler, hava yolları şirketleri, turizm ve konaklama, yiyecek ve içecekhattareklam sektörleri en çok etkilenenler arasında sayılıyor. Sadece reklam sektörünün yaratım ve yapım sürecinin zararlarının milyarlarca dolara ulaştığı söyleniyor. Hava yolları şirketlerinin yolcu taşıma kapasitesi yönünden 2019 yılı düzeyine gelmeleri, kimilerine göre ancak 2023 yılında, kimilerine göreyse ancak 2025 yılında mümkün görünüyor.

Dünyadaki genel ekonomik durumla, para ve piyasa hareketleriyle ilgi olarak son bir cümle söylemek gerekirse, istediğimiz kadar küçük ve dar bir zaviyeden bakalım, dünya gördüğümüzden bambaşka bir yerdir. Yani küçük bir dünyaya sahip olmamız, dünyanın da küçük olduğu anlamına gelmiyor. Bu yüzden de salgın döneminde, neredeyse piyasalar her haberi yukarı ya da aşağı yönlü fiyatladılar. İster olumlu olsun ister olumsuz, kısacası en küçük haber dahi piyasalar tarafından fiyatlandı. Böyle böyle bir dönem (Mart-Mayıs arası dönemde), küresel sermaye 10 trilyon dolardan fazla değer kaybına uğradı. Biliyoruz ki ülke ekonomileri büyüdükçe rezerv paraya, dolayısıyla dövize ihtiyaç artar. Ülkeler zenginleştikçe de tasarruf, tüketim ve benzeri nedenlerle bu ihtiyaç (Rezerv para ihtiyacı) doğar. Bu da her defasında ABD’ye ve onun parası dolara yarıyor. Dolar aldı başını gidiyor, hemen hemen bütün gelişmekte olan ve az gelişen ülkelerin parasına karşı boyuna değer kazanıyor.

Salgın Sonrası Türkiye’de Ekonomi Ne Durumda

Türkiye son 10 yıldır ekonomik ve siyasal alanda ciddi oranda patinaj yapıyor. Bir yandan iktidar partisi içindeki ayrışmalar ve söz konusu partiden kopuşlar, bir yandan Avrupa Birliği ve ABD gibi küresel güçlerle iç siyaset kaygısıyla girilen bilek güreşi, bir yandan Çin-Rusya hattının önemli bir partner(ortak) haline getirilme arzusu, bir yandan 15 Temmuz darbe girişiminin genel olarak bütün ekonomik verileri önemli ölçüde olumsuz yönde etkilemesi ve bir yandan da siyasal iktidarın bile isteye sertleşerek içeride ve dışarıda askeri çözüm söylemini güçlendirmesi ve kimi askeri adımlar atması, Türkiye’yi gelişmekte olan ülkelerin en alt sırasına, az gelişmiş ülkeler düzeyine düşürdü. Kısacası son 10 yılda izlenen yanlış ama bilinçli politika nedeniyle Türkiye, küme düşme tehlikesiyle karşı karşıya ve bir alt lige doğru hızla yuvarlanıyor.

Deng dergisi Kasım 2018 tarihli 112’inci sayısındaki, Ekonomik Dalgalanma Bağlamında Yeni Türkiye, Eski Sorunlar başlıklı yazımda şunları söylemiştim.

(…) 24 Haziran seçimlerinin tutanaklarının mürekkebi kurumadan, Türkiye’yi yakından izleyenler için sürpriz sayılmayan siyasi ve ekonomik çalkantılar baş gösterdi. Önce kabinenin ilanı, ardından ABD ile sürdürülen bilek güreşi bu süreci tetikledi. Rusya ve Çin hattıyla taktik yakınlaşmanın ivme kazanması, cari açık ve dış borç stoku gibi nedenler zaten kırılgan olan ekonomiyi hepten sarstı. Hemen hemen her alana ilişkin ortaya atılan ve giderek karşıt üretmenin yanı sıra iç siyasete malzeme edilen “yerli ve milli” söylemi, piyasa oyuncularını rahatsız eden boyuta vardırıldı, Dışarıya bağımlılığı azaltan ve sürdürülebilir kalkınma için gerekli bir argüman(kanıt) olan bu söylem, ekonomik ve psikolojik amacı aşan negatif bir noktaya geldi.

(…) Beklendiği gibi ağustos ayının ortalarından itibaren ekonomi diliyle hareket edilerek, atılması gereken adımlar atılarak döviz kurunun ateşi söndürüldü. Dövizde aşağı yöne bir eğri oluştu. Hazine Bakanlığı ve Merkez Bankası’yla başlayan Eylül ve Ekim aylarındaki kararlılık, 7 lirayı aşan doları 5 lira, sekiz liraya çıkan Avroyu 6 lira civarına kadar düşürdü. Göreceli de olsa ekonominin siyasetin baskısından kurtulduğu şu sıralarda her iki para cinsi de oturmuş bir düzeye geldi. Şimdilik de olsa dövizin köpüğü alındı, krizden belli düzeyde sorumlu olanlarla nemalananların saldırıları püskürtüldü. (…) GSMH’sı 800 milyar dolar ve buna karşılık dış borcu 500 milyar dolar olan bir ülke, olsa olsa görece ekonomisi güçlü kabul edilir. Aynı zamanda ihracatı, ithalatını karşılamayan ülkeler ne zengin ne güçlü sayılır.  Üstelik bu parametreler dünya devletleri ve uluslararası para fonları yönünden aşikârken.(…) Vatandaşlara dövizinizi bozun çağrısı ilk defa yapıldığında dolar 2,8 liraydı, beşinci kez aynı çağrı yinelendiğinde dolar kuru 7 lirayı geçmişti. (…)Döviz yükselişi bağlamında son 2 yıllık dolar seyrine bakılırsa, durum şöyledir.(…)

İlk kez dolarınızı satın dendiğinde, kur 2,8 idi (2 Aralık 2016)

İkincisinde 3,8

Üçüncüsünde 4,8

Dördüncüsünde 5,05

Beşincisinde 7,0 lira civarıydı

Gerçekten de 2023 hedefleri ve Türkiye manzarası aynı yolu yürüyor mu? Mevcut demokrasi göstergeleri, dünyanın onuncu büyük ekonomisi olmaya elveriyor mu? Para ve eğitim politikaları buna uygun mu? Hem demokrasi hem de küresel ekonomi kuralları yönünden dışa açık olma hali yeterli mi? İlk 400 üniversite arasında Türkiye’den hiçbir üniversitenin olmaması ekonomik büyüme adına yeterince umut kırıcı değil mi?

Yukarıdaki yazının üzerinden yaklaşık 2 yıl geçti ve salgının etkileriyle beraber Türkiye ekonomisi çok daha sorunlu bir duruma geldi. Böyle devam ederse durum daha da kötüye gitmeye mahkûmdur. Öyle ki keşfedildiği iddia edilen 405 milyar m3 doğalgaz rezervi bile Türk varlıklarının değer kazanmasına yetmedi. Küçümsenmeyecek derecedeki bu keşif, beş on yıl önce yapılsa Türkiye ekonomisinin yönü bambaşka olurdu. Algıların bozulması, uluslararası alanda ve yerelde siyasal iktidara olan güvenin zedelenmesi böylesine ciddi ve önemli gelişme karşısında bile beklenen olumlu etkinin onda birini gerçekleştirdi. Mesela bu habere rağmen Çin, piyasalarda Türkiye’den 25 kat daha ucuz kaynak buluyor. Türk Hazinesi, tahvil ihraç ederek bu sene 6.5 milyar dolar para sağladı. En son 5 yıl vadeli ve 6.4 getiriyle 2.5 milyar dolar tahvil ihraç etti. Çin ise 500 milyar Yuan karşılığı tahvili 5 yıllık ve 0.28 faizle ihraç etti. Çin de, Türkiye de demokratik değiller, iki ülkenin de demokrasi sorunu var. İki ülkeyi birbirinden ayıran birçok alan olmakla beraber anılan ülkelerin en belirgin farkları şudur. Teknolojide dünya lideri ve ülkeler düzeyindeki zenginlik bakımından dünya ikincisi olan Çin’in ekonomisi ve ekonomi yönetimi, Türkiye’ninkinden daha güvenilir.Çin ekonomisine ve ekonomi yönetimine daha çok itimat ediliyor. Ondandır ki Türkiye, negatif faize, nakit bolluğuna rağmen hâlâ çok pahalı para buluyor.Söz gelimi negatif faizle (Eksi(-) faiz) dolaşan para miktarının kabaca 10 ila 20 trilyon dolar olduğu söyleniyor.Aynı zamanda Türkiye’deki yöneticilere güven azaldığından, Türk Lirası varlıklarda oynaklık, diğer gelişmekte olan piyasalara göre oldukça fazla oluşuyor.

Piyasaları ilgilendiren bir başka önemli örnek de şudur. Türkiye’de ortaya çıkan birçok olumlu haber, ekonomi yönetimine güven kalmadığından, gerekli olumlu etkiyi yapamıyor. Söz gelimi Eylül 2020 dönemindeki ihracat, Türkiye tarihi açısından tüm zamanların en iyi rakamı olmasına rağmen, Türk varlıklarınıolumlu katkı yönünde hiç etkilemedi. (Eylül 2020 tarihindeki ihracat miktarı 16.013 milyar dolar).

Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, rekorlardan bahsediyor, eylülde ithalatın 20.89 milyar dolar olduğunu söylüyor fakat piyasalar ve yatırımcılar bunu duymuyor. Bakan Pekcan, "Eylül’de altın harici ihracat yıllık yüzde 5,9, ithalat yüzde 9.1 arttı. Altın hariç ihracatın ithalatı karşılama oranında eylül ayında yüzde 90,9 seviyesine ulaşmış bulunmaktayız," diyor.Ne yazık ki genel ekonomik ve siyasal durumdan dolayı bunlar, ‘iyi haber’ ve istatistik olmak dışında, pek fazla bir işe yaramıyor. Zira aynı günlerdehazine, bütçe açığı nedeniyle 154 milyar borçlanma yerine 308 milyar borçlanma için meclisten yetki istiyor. Bu da salgının ekonomiyi etkilediği düzeyin zorluğunu ve iyi haberlerin neden yeterli olumlu etki yapmadığını gösteriyor.

Artık her şeyi ben yapacağım mantığından işbirliği yapmalıyım, ortak akla itibar etmeliyim mantığına geçiliyor. Siyaset, ekonomi ve finans alanı da bundan, ortak akıldan etkileniyor. Ev ödevini yapmak yerine kendi ürettiği mazeretlere sığınma dönemi, zaman geçtikçe kapanıyor. Günümüz haber alma ortamında bunun çok çok zor başarılabilir olduğu biliniyor.

Hamaset Dili Bundan Böyle Gerçekleri Gizleyemiyor

Kur oynaklığı nedeniyle Türk Lirası karşısındaki Avro ve ABD Doları, adeta tahterevalli üzerindeki bir nesne gibi oldu. Sürekli yükselip alçalıyor; düşüp kalkıyor. Nisan 2020 sonlarından bu yana yaklaşık rakamlarla Avro %30, ABD doları %25 değer kazandı.(Avro Nisan 2020 sonu: 7.50, 6-7 Kasım 2020 günlerinde10.14; Dolar Nisan 2020 sonu: 6.90, 6-7Kasım 2020 günlerinde8.52). Bu yazıyı okuduğunuzda, kur tablosunun değiştiğini göreceğinizi söylemek müneccimlik olmaz sanırım.

Siyasi sorumluların manipülasyon (Hileli yönlendirme), dış güçlerintezgâhı, Türkiye düşmanlarının saldırısı, ekonomik terör gibi hamaset söyleminden rekabetçi kur yararımızadır ve dövizle sorunumuz yokturyaklaşımına gelmeleri, yönetimin güvenirliği açısından hem içeride hem dışarıda tartışma konuşu oldu.Son olarak Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak: Dolarla uğraşmıyoruz, istesek düşürürüz. Maaşınızı dolarla mı alıyorsunuz gibi ifadeleri, konuyu oldukça tuhaf ve ciddiyetten uzak bir noktaya getirdi.

Salgın süreci dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ‘yeni’ ile başlayan birçok kavramı günlük hayatımıza soktu. Özellikle reel sektör ve tüketici gündemli bu kavramlar; yeni normal, yeni ekonomi programı, yeniden yapılandırma (Kredi borçları kapsamında), yeni teşvik paketi biçiminde vücut buldu. Bu kavramlar, yıllardır gündemde olan ve siyasal hamasetin en önemli malzemesi sayılan ‘Yeni Türkiye söylemine çok yakıştı. Böylece her şey yenilendi!

Bu yıl Türkiye’de GSYH 702 milyar dolar olacak gibi görünüyor. Yıllarca ekonominin dümeninde olan ve şimdilerde DEVA Partisi Genel Başkanlığı yapan Ali Babacan bu rakamın (702 milyar dolar), 2004 yılı verilerine dönüş olduğunu iddia ederek 16 yıl geriye gidildiğini ve ekonomik buhran yaşandığını dile getiriyor.

Cari açık (Dış ticaret açığı) Ağustos’ta4.63 milyar dolar, 8 aylık açık 26.5 milyar dolar, yıllık ise, geçen yılın ağustos ayına göre 23 milyar dolar. İşsizlik oranı, Temmuz’da 13.4, mevsimden arındırılmış işsizlik Temmuz’da 13.6, önceki ay 14.3. Aynı dönemde genç nüfustaki bu oran % 25.9.

Bütçe açığındaysa durum şudur: Merkezi yönetim bütçesi Eylül’de 29,7 milyar TL, Ocak-Eylül döneminde ise 140,6 milyar TL açık verdi. Bütçe açığı, Eylül’de bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 67,5 arttı. Ocak-Eylül döneminde geçen yılın aynı dönemine göre açıktaki artış yüzde 63,8 oldu. Böylece Türkiye, iki açıklı (Cari açık ve bütçe açığı) ülke olmanın zorluklarını yaşamaya devam edecektir. (Söz konusu alanlarda Ekim ayı verileri daha iyi değil, gidişata bakılırsa Kasım ve Aralık ayları da iyi olmayacak gibi görünüyor.)

Bunca zorluğun boy verdiği ve ekonomik sorunların arttığı bir ortamda, 2020 bütçesinde ülke güvenliğiyle ilgili kurumlara 138 milyar lira ayrılacağını söylemek, Türkiye’deki siyasi iktidarın gerçek tercihi bakımından önemli bir göstergedir. Abartılan rakamlarla net bütçe gelirlerinin 2021 yılında 1 trilyon 118 milyar lira olduğunu dünürsek 138 milyar liranın değeri iyice anlaşılır. (***)

Denebilir ki pandeminin ekonomi üzerindeki olumsuz etkileriyle mücadelenin hemen hemen hiçbir fırsat penceresi yoktur ya da kalmamıştır. Bir örnek vermek gerekirse sadece uzaktan eğitimin yol açtığı mali sorunların esnafa etkileri oldukça dramatik bir noktaya gelmiştir. Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu Başkanı Bendevi Palandöken, uzaktan eğitimin esnafa maliyetinin 6.6 milyar lira olduğunu ileri sürüyor. Bu rakamın yarısı bile doğru olsa içler acısı bir tablodan söz ediyoruz demektir.

Söz gelimi bu dönemde (Salgın süreci),Merkez Bankası ve özellikle de BBDK (Bankalar Birliği ve Denetleme Kurulu) bir dönem durmadan yeni adımlar atıyordu. Bir yandan karşılıklara dönük adımlar, rasyo (oran) ayarlamaları, bir yandan da gecelik ve haftalık repo, ters repo, swap (takaslama) gibi alanlardaki adımlar, piyasa oyuncularının başını döndürüyordu.Hiç kuşku yok ki döviz kurundaki volatilite (Belirsizlik hali-oynaklık), Türkiye ekonomisine büyük zararlar veriyor. 120 milyar dolarlık merkez bankası rezervinin, dövizin yükselişini engellemek amacıyla kullanıldığını iddia edenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Eskiden bunu sadece muhalifler söylerken şimdi iktidara yakın çevreler de aynı ifadeyi kullanıyor.

Dünyadaki genel duruma bakıldığında, bazı ülkelerde beklenenin gerisinde kalsa da parasal genişlemeadımları, salgın sürecinin ruhuna uygun şekilde atılıyor. Diğer yandan Türkiye, piyasa dostu adımların, özellikle politik tercihlere göre atıldığı kendi ligindeki az sayıda ülkeden biri olma kimliğini koruyor. Siyasal iktidar, herkesi ilgilendiren ve toplumun bütün kesimlerinin yararına olan adımları atarken oldukça cimri ve kısıntılı davranırken kendi çevresi sayılan kesimlere karşı son derece ‘piyasa dostu’ görünüyor. Enjekte edilen para miktarının tüm dünyada 15-20 trilyon ABD doları olduğunu düşünürsek Türkiye’deki 100 milyar liralık kaynağın devede kulak kaldığını söylemek gerekir. Buna rağmen likidite fazlalığı, kırılgan ekonomi nedeniyle Türk varlıkları dışında her şeyi (Altın fiyatlarını, döviz kurunu ve enflasyonu), yükseltiyor.

Kısıtlı kaynak ayrıldığını ve kaynak dağıtımında yanlı tercihlerde bulunulduğunu söyleyenlere rağmen, belli ki Hükümet başka türlü düşünüyor. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, salgına karşı atılan ekonomik adımların tutarının 200 milyar TL'ye ulaştığını söylüyor. ‘Temel İhtiyaç Desteği’ kapsamında şu ana kadar 3 milyon 977 bin vatandaşa, 22 milyar 295 milyon TL kaynak sunulduğunu ileri sürüyor.  Albayrak, ‘Esnaf Destek Paketi’ için başvuruda bulunan 582 bin esnaftan 448 bin 148'ine 8 milyar 390 milyon TL finansman tahsisi yapıldığını belirtiyor.Vatandaşların bireysel ihtiyaçları için devreye alınan ‘Temel İhtiyaç Desteği' kapsamında şu ana kadar 3 milyon 977 bin vatandaşa, 22 milyar 295 milyon TL kaynak sunuldu diyor. Bakan Albayrak, yukarıdakilere ilave olarak kamuoyuyla son zamanlardasık sık şu bilgileri paylaşıyor: “‘Esnaf Destek Paketi' için 582 bin esnafımız başvuruda bulundu. Tam 448 bin 148 esnafımıza 8 milyar 390 milyon TL finansman tahsisi yapıldı. Paraf Ticari Kart için ise vatandaşımızdan 324 bin 814 başvuru geldi. 303 bin 565 esnafımıza kartları tahsis edildi. Paraf Kart ile beraber esnafımıza sunduğumuz finansman desteği toplam 16 Milyar 861 Milyon TL'ye ulaştı. İşletmelere sunulan ‘KGF Kefaletiyle İşe Devam Desteği' kapsamında ise başvuruların 143 bin 769 firmaya ulaştığını söyleyen Albayrak, “Bu kapsamda 119 bin 804 firmamıza 107 milyar 412 milyon TL finansman tahsis edildi. Finansman tahsis edilen firmalarımızın yüzde 96'sını KOBİ'lerimiz oluşturdu.”

Şurası kuşku götürmez bir gerçek ki, piyasa yapıcı bankalar eliyle baskı altında tutulan döviz kuru ve toplumun farklı kesimlerine dağıtılan krediler, ekonominin yükünü daha da ağırlaştırıyor, risk beklentilerini besliyor. Bu negatif havada (Olumsuz ekonomik şartlar kast ediliyor) rol alan bankaların ağırlığını kamu bankaları oluşturuyor. Siyasal tercihler bu yönlü olunca tablo hiç olmadığı kadar değişiyor. Siyaseten atılan adımlar nedeniyle görev zararlarından kaynaklı halk yığınlarının sırtına yüklenen ilave bir ağırlık ortaya çıkıyor. Bu da, doğrudan ya da dolaylı biçimlerde kamu mallarına yapılacak zam anlamına geliyor. Pek çoğu dışarıdan sendikasyon kredisi olarak alınan bu kaynakların her geçen gün kamu bankalarının ve dolayısıyla halk yığınlarının borç hanesini şişirmesi, daha şimdiden emekçi kesimlerin temsilcilerini (Sendikalar ve esnaf örgütleri) endişelendiriyor. Sözünü etmişken ve yeri gelmişken sendikasyon kredisinin ne anlama geldiğine değinmekte yarar görüyorum. Yapılan bir anlaşma çerçevesinde uluslararası ticari bankalardan, bir banka ya da finans kurumu liderliğinde, birden fazla banka ve/veya finans kurumunun aldığı nakdi krediye sendikasyon kredisi denir.

Dikkat çekici olması hasebiyle, tek cümleyle de olsa bir konuya temas etmek istiyorum. Türkiye’den çok daha geriden gelen bir ülke olan Vietnam’ın ihracattaki durumunu oldukça öğretici buluyorum. 2019 yılının, Vietnam ekonomisi ve özellikle de ihracat sektörü için önemli bir yıl olduğu dikkat çekiyor. Şöyle ki: Vietnam’ın geçen yılki ihracatı 263 milyar dolar, ithalatı 259 milyar dolar olarak gerçekleşiyor.  Özellikle belirtmek isterim ki, 2018 yılında Vietnam'ın ihracat hacminin %7-8 oranında geliştirerek 253 milyar ABD Dolarına çıkartılması hedefleniyordu. Bu yıl ise 300 milyar dolardan fazla ihracat yapması bekleniyor.

Mevcut uluslararası ortamda, her dönemdekinden biraz fazla önem kazanan bir konu da şudur:Türkiye’nin 500-550 düzeyinde olan CDS puanı ilk defa 9 Kasım günü 500 puanın altına inmiş oldu. Bu da Türkiye’nin dününe göre daha çok yabancı sermaye yatırımı getirebileceği olasılığını güçlendiriyor. CDS puanının neden bu kadar etkili olduğunu anlamak için kısaca CDS’nin ne anlama geldiğine bakalım. CDS: Elinde tahvil ve benzeri finansal araçlar bulunduran bir kişinin, vade sonundaki alacağının belirli bir bedel karşılığında ödenmeme riskinin ortadan kaldırılmasına yarayan bir finansal enstrümandır (araç). Aslında bir nevi basit bir sigortalama işlemi gibi düşünülebilir. Örnek olarak yüksek getirisinden dolayı portföyünüze (Para çantası, sepet) Yunanistan devlet tahvili aldığınızı düşünelim. Hem bu yüksek getiriden istifade edip hem de bu yatırımınızın geri dönmeme riskine katlanmak istemiyorsunuz. Bu sırada CDS imdadınıza yetişiyor ve güncel bazı hesaplamalardan sonra her ülkenin riskine göre belirli bir maliyeti, CDS işlemi yapan kuruluşa ödeyerek ödenmeme riskini CDS işlemi yapan kuruluşa devredebiliyorsunuz. Bu ödenmeme riski için CDS şirketine ödediğiniz tutara ise CDS primi deniyor.

20 Eylül 2018 ve 29 Eylül 2020 tarihleri arasında üç defa Yeni Ekonomi Programı açıklandı. Kısaca en son açıklanan programdaki hedeflere bakarak yazıyı bitirelim. Aslına bakarsanız sadece adı yeni olan bir programdan söz ediyorum. Daha çok sayıda program açıklanacağı ve hepsi de birbirine çok benzediği için, en sonundakine bakmakla yetiniyorum. Zira hep şöyle oluyor, açıklanan yeni programda bir öncekiyle çok farklar; başarılamayan hedefler, tutturulamayan rakamlar ve saire gözleniyor. Önceki programların tutturulamadığının itirafı olan üçüncü yeni ekonomi programı, Berat Albayrak tarafından açıklananlar ve geleceğe dair hedefler ışığında, genel hatlarıyla ve yorumsuz olarak şunları içeriyor.

Dengelenme sürecinin sonuna yaklaşırken pandemi sonrası dünya yeni bir sınamayla karşı karşıya kaldı. Kimi ülkeler ekonomilerini ve sınırlarını tamamen kapattılar. İşsizlik arttı. Belirsizlik ortamında Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin para birimleri tüm dünyada değer kaybetti. Enflasyon oranımızdaki yükseliş trendi yerini yatay bir seyre bıraktı. Altın ithalatındaki hızlı artış ve turizmdeki düşüş nedeniyle cari işlemlerde geçici de olsa bozulma ortaya çıktı. Bu program salgın sonrası yeni normale nasıl uyum sağlayacağımızı ortaya koyacak

“Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de parasal genişleme adımları atıldı. Salgın sürecindeki destek paketlerinin toplamı 494 milyar TL ile milli gelirin yüzde 10'una ulaştı. 9 milyon vatandaşımıza 47,5 milyar TL destek verdik.

“(…)Temamız yeni dengelenme, yeni normal, yeni ekonomi. Salgın sürecinde alınan finansal tedbirler kademeli olarak kaldırılacak. Normalleşme adımları önümüzdeki haftalarda da devam edecek.

(…)Enflasyon ve cari dengedeki kırılganlıkları azaltacak, rekabet, teknoloji ve verimlilik odaklı reformlara öncelik vereceğiz.2020 yılına güçlü büyüme performansıyla başlamıştık. Büyüme hedeflerine ulaşmak için ihracata, katma değerli üretim ve istihdama yoğunlaşacağız. Yılın tamamında büyümenin pozitif olmasını ve yüzde 0,3 oranında gerçekleşmesini öngörüyoruz.İşsizlik oranının, kademeli azalarak 2023'te yüzde 10,9 seviyesinde gerçekleşmesini bekliyoruz.

(…)Yenilenecek doğalgaz kontratları ve Karadeniz'deki doğalgaz keşfinin etkisiyle oluşacak uygun enerji ithalat fiyatları, cari dengeye katkı sağlayacak. YEP döneminde kamu yatırımlarısağlık, demiryolu yatırımı, sulama projeleri, eğitim alanında yoğunlaşacak. Program dönemi boyunca bütçe açığının GSYH'ye oranının kademeli gerilemesi ve dönem sonunda yüzde 3,5 olmasısağlanacak.Finansal istikrar için TL bazlı finansal ürünler teşviki, dolarizasyonun (ABÇ)**** azaltılması öncelikli hedeflerden olacak.”

Programa göre hedefler, aşağıdaki gibi öngörülmüştür.

Büyüme

2020 büyüme tahmini yüzde 0,3 (Önceki yüzde 5)

2021 büyüme tahmini yüzde 5,8 (Önceki yüzde 5)

2022 büyüme tahmini yüzde 5 (Önceki yüzde 5)

2023 büyüme tahmini yüzde 5 (Önceki yüzde 5)

İşsizlik

2020 işsizlik tahmini yüzde 13.8

2021 tahmini yüzde 12,9

2022 tahmini yüzde 11,8

2023 tahmini yüzde 10,9

Enflasyon

2020 sonu TÜFE tahmini yüzde 10,5 (Önceki yüzde 8,5)

2021 tahmini yüzde 8 (Önceki yüzde 6)

2022 tahmini yüzde 6 (Önceki yüzde 4,9)

2023 tahmini yüzde 4,9

Cari Denge

2020 cari denge/GSYH tahmini yüzde -3,5 (Önceki yüzde -1,2)

2021 tahmini yüzde -1,9 (Önceki yüzde 0,8)

2022 tahmini yüzde -0,7 (Önceki yüzde 0)

2023 tahmini yüzde 0,1

Bütçe Dengesi

2020 bütçe dengesi/GSYH tahmini yüzde -4,9 (Önceki yüzde -2,9)

2021 tahmini yüzde -4,3 (Önceki yüzde -2,9)

2022 tahmini yüzde -3,9 (Önceki yüzde -2,6)

2023 tahmini yüzde -3,5

GSYH Büyüklüğü

2020 tahmini 702 milyar dolar

2021 tahmini 735 miyar dolar

2022 tahmini 801 milyar dolar

2023 tahmini 875 milyar dolar

Söylenecek şeyler gittikçe çoğaldığından veya çoğalacağından birer yıl arayla açıklanan söz konusu üç programın üzerinde ayrıntılı şekilde görüşlerimi yazmaktan şimdilik feragat ediyorum. Zira zaten uzun olan bu yazı, bir makaleye göre çok fazla uzayacaktı ve belki de pek çok okur için can sıkıcı olacaktı (Bu haliyle bile yazının sıkıcı olabileceğini düşünüyorum). Bu nedenle kısaca şunu söyleyerek yazıyı bitirmek istiyorum. Son dört beş yıldır öngörülen hedefler, hiçbir şekilde tutturulamıyor. Ekonomi yönetimi söz konusu politikalarla yoluna devam ettiği sürece gelecek dört beş yılda da bir şeylerin değişme olasılığı oldukça zayıf görülüyor. Sadece son 3 yılda bile defalarca revize edilen beklenti ve hedefler, ekonomi dümeninde veya yönetiminde olanlar açısından büyük bir soruna ve yetersizliğe işaret ediyor.

Son söz yerine kısa bir not: Bu süreçte yapılan maddi destekler ve meydana çıkan olumlu, olumsuz etkiler konusuna, bölük pörçük verileri bir araya getirerek kısaca değindim. Yeni Ekonomi Programları konusunu analiz etmek, parça bütün ilişkisi yönünden yararlı olabilirdi ama yukarıda da belirttiğim gibi yazının uzaması nedeniyle bunu yapmaktan vazgeçtim. Açıklanan her bir program, yapılabilecek kıyaslamalarla, tutturulan, tutturulamayan hedefler nedeniyle neredeyse iki üç sayfadan fazla yere ancak sığacağından konuyu bu yazıda ele almadım.

(*) Bu yazı kaleme alındığında, görev başında olan birkaç isim; seçim, istifa ya da görevden alma gibi nedenlerle yazıya son nokta konduğunda görevinden ayrıldı. Türkiye’de, sırasıyla Merkez Bankası Başkanı (Mesut Uysal) görevinden alındı, yerine Naci Ağbal, Hazine ve Maliye Bakanı (Berat Albayrak) istifa etti, yerine Lütfi Elvan atandı.ABD’de ise, Trump’ın seçimleri kaybetmesinden ötürü, önümüzdeki yılın ilk ayında koltuğunu Biden’a bırakacağı belli oldu.

(**) 24 Ekim 1929 yılında yaşanan Dünya Ekonomik Bunalımı. Söz konusu tarihte, Amerika Birleşik Devletleri’nde borsa dibe vurdu, binlerce şirket ve banka battı. Milyonlarca insan işsiz kaldı. 24 Ekim 1929 tarihe KARA PERŞEMBE olarak geçti ve büyük buhranın başlangıcı oldu.

(***) Kaynak:(https://www.turmob.org.tr/arsiv/mbs/pratikBilgiler/merkezi_butce_tahmin_edilen_gelirler-2019.pdf)

(****) Altını ben çizdim.

Deng Dergisi, sayı 120


Bu Yazı 45 kez okundu
YORUM YAZ
Ad ev Soyad :
Yorumunuz :
Bize ulaşmak için [email protected] adresine yazarbilir,veya iletişim sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.