Hafızamızda İz Bırakan Diplomatik Belgeler

Mehmet Bayrak

[email protected]

7.10.2021 11:20:47

Salt Kürt tarihi ve diplomasisi açısından bakılsa bile, ünlü Kürt siyasi önderlerinin deyimiyle “Ateş, Kan ve Barut Günleri”nde sürdürülen mücadeleye ilişkin sayısız belge bulunuyor. Bu nedenle, bunların tümünden birden söz etmek kuşkusuz mümkün değil. Daha, XI. Yüzyılda Türk Sultanı Alparslan’ın Kürt mîrlerine başvurup destek talebinde bulunması biryana; salt XVI. Yüzyılda İdris-i Bidlisi ile başlayıp, 1639’da Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla Kürdistan’ın Osmanlı ile Safeviler arasında resmen ikiye bölünmesiyle noktalanan sürece bir tepkiyle ortaya çıkan Ehmedê Xanî’nin şiirsel haykırışına; oradan Osmanlı’nın “modernleşme/ yenileşme” adına XIX. Yüzyıldaki hak gasplarına ve Türk Devleti’nin XX. Yüzyıldaki “ red, inkâr ve imha” politikalarına karşı “ Ateş, Kan ve Barut Günleri”nde sürdürülen diplomatik mücadeleye ve bu mücadelenin Batılı ya da Doğulu yabancı bağlantılarına kadar bugün ortaya çıkan veya çıkmayan sayısız belgeden  söz etmek mümkündür.

Ancak, bizim amacımız Türk resmi ideolojisinin iddialarının tersine, Geç- Osmanlı/ Erken- Cumhuriyet dönemlerinde Önasya, Mezopotamya, Ortadoğu ve Uzak Asya’ya açılmak isteyen emperyalist devletlerin, nasıl Kürtler’i çevreleyen yönetimlerle örtülü işbirliği yaptıklarını birkaç örnekle sergilemektir.

Türk- Alman İlişkileri ve Kürtler

1996 yılında, Türkiye’de iktidarda olan ANAP yönetiminin Bedirxan ailesinden Kürt kökenli Dışişleri Bakanı Emre Gönensay’ın ve ardından Başbakan Mesut Yılmaz’ınAlmanya ziyaretleri; Abdülhamid ve II. Wilhelm döneminde başlayan  “tarihi” Türk- Alman dostluğunu ve bunun Kürtler açısından anlamını bir kez daha tartışma gündemine getiriyordu. Kendisini TRT’de Almanca monitorluk yaptığı dönemden bildiğim Mesut Yılmaz, Türk- Alman ilişkilerini bir Alman atasözüyle özetliyordu: “ Dostun varsa candan, artık korkma cihandan...”Aynı sıralarda kaleme aldığım bir köşe yazısında özetle şu görüşlere yer veriyordum.

Almanya’nın dünden bugüne Türkiye ve Türkler’le ilişkilerinin yoğunluğu, bilinen bir gerçektir. Bu ilişkilerin boyutu ve Kürtler açısından ne anlama geldiği ise kuşkusuz ayrıca tartışılması ve irdelenmesi gereken bir husustur. Türkiye’ye, bugün belki Amerika’dan sonra en büyük askeri desteği sağlayan Almanya’nın geçmişte olduğu gibi günümüzde tartışma gündemine gelmesi ise kaçınılmazdır. İnsan haklarının artık uluslararası ölçütler haline geldiği günümüzde, güçlü devletlerin ve ulusların sorumlulukları daha da artmıştır ve tarih, sözkonusu devletleri bu uluslararası insani normlara göre yargılayacaktır.

Bilindiği gibi, Almanya’nın Türkiye ile ilk yoğun ilişkisi, XIX. Yüzyılın sonlarına Padişah II. Abdülhamit ve İmparator II. Wilhelm dönemine rastlıyor. Almanya, Önasya- Ortadoğu ve Uzakdoğu mihverinde, sömürgelerin paylaşılmasında kendisini atlatılmış ya da geri kalmış sayıyor ve bu bölgelerde bir Alman koridoru açmaya çalışıyordu. O aşamada bunu sağlayacak en uygun aday olarak Osmanlı’yı görüyor ve politikasını bu devlet üzerinden yürütmeyi amaçlıyordu.

Genelde Batılı büyük devletlerin, özelde Almanya’nın XIX. Yüzyıl sonlarıyla XX. Yüzyıl başlarına ilişkin dış politikası, başka bir söyleyişle “Asya üzerindeki mücadelesi”, şu belirlemede son derece özlü biçimde veriliyor:

“Alman emperyalizmi, tıpkı güçlü ve genç bir etobur hayvan gibi, bömürgelerin paylaşılmasında kendini atlatılmış, yoksun bırakılmış hissediyordu. (...) Alman emperyalizmi yitirdiği zamanı kazanma çabasına girişti. İlk kurbanlarından biri Osmanlı İmparatorluğu oldu.Osmanlı Devleti, Alman kapitalistlerinin önemli bir demiryolu yapmalarına izin vermişti. Daha sonra Anadolu- Bağdat Demiryolu adını alan bu hat, Küçük Asya ve Bağdat’tan geçerek İstanbul Boğazı’nı Basra Körfezi’ne bağlıyordu.

Berlin’i Basra Körfezi’ne bağlayan Bağdat Demiryolu’nun ekonomik ve politik bakımdan çok özel bir önemi vardı. Demiryolunun yapımı, büyük miktarda lokomotif, vagon ve ray siparişleri alan Alman sanayicilerine önemli kârlar sağlıyordu. Yapım girişimine yatırım yapan Alman bankacılarına da büyük çıkarlar vaadediyordu. Bağdat Demiryolu, Alman emperyalistlerinin Doğu’da yapmayı düşündüklerini kolaylaştırıyordu. Osmanlı Devleti, bir süre sonra tamamen Alman etkisi altına girdi. (...) Alman sermayesinin Osmanlı topraklarına girmesi, Alman etkisinin Basra Körfezi’ne kadar uzanmasının Hindistan’daki İngiliz egemenliğini doğrudan tehdit ettiğini gören İngiltere’yi çok endişelendiriyordu” (Bkz. Yeliseveya: Yakın Çağlar Tarihi; İst. 1975, s. 285’ten aktarılarak M, Bayrak: Agy, Ronahi gaz. Sayı:55/ 1996).

O dönem Almanya’nın resmi sözcüsü konumundaki Paul Ruhrbach da, Alman emellerini I. Dünya Savaşı ile endeksleyerek şu itirafta bulunuyordu: “Bir Alman Anadolusu’nun ya da bir Alman Mezopotamyası’nın gerçekleşmesi, ancak en azından Rusya, dolayısıyla Fransa bugünkü siyasal amaç ve düşüncelerinden vazgeçerse mümkün olacaktır;  yani bu, önce Dünya Savaşı’nın sonucu Alman çıkarlarına uygun bir biçimde belirlenirse gerçekleşebilecektir.” ( Lothar Rathmann: Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi, İst. 1976).

Mezopotamya’nın zenginliklerini Almanya’ya açacak “Alman Koridoru” Kürdistan’dan geçeceği için, Alman İmparatoru II. Wilhelm, Kürtler’in de gönlünü almak için, bu halk arasında büyük saygınlığı bulunan ünlü Kürt devlet adamı ve komutanı Selahaddin-i Eyyubi’nin Şam’daki mezarını ziyaret ediyor ve burada Osmanlı padişahının ve tüm Müslümanların koruyucusu olacağını gösterişli bir törenle dile getiriyordu. Ancak, Almanya’nın beklentilerine endekslenen Birinci Dünya Savaşı; birçok açıdan Kürt halkının beklentilerine ters düşen Türkçü İttihad- Terakki yönetimiyle kotarıldığından, Kürtler arasında kuşkuyla karşılanıyordu. Çünkü Almanya’nın bu müttefiki, Kürtler’in ulusal- demokratik çıkarlarıyla çatışan bir politika izliyordu. Üstelik dini, ırkçı politikalarına alet ediyor, Muhammed’in din savaşlarında kullandığı Sancağ-ı Şerif’i (kutsal sancak) ortaya çıkarmış ve bu savaşı din uğruna verilen bir Harb-ı Mukaddes (Kutsal Savaş) olarak ilan ediyordu. ( Bu konularda ayrıca bkz. Orhan Koloğlu: İttihadçılar’ın Alman Güdümlü (Cihad) Girişimine Karşı İngiltere’nin (Anti- Cihad) Kampanyası, Popüler Tarih, Sayı:17/2002 ve Goltz Paşa’nın Notları/ En Türkleşmiş Alman, Atlas Tarih, Sayı:27/ 2014 ;           Mustafa Aksakal: Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na Giriş Kararı; Toplumsal Tarih, Sayı:53/ 2006 ve Alman- Osmanlı İttifakının Perde Arkası, Derin Tarih, Özel Sayı:1/ 2015; Elif Şafak: Hafızaya ve Unutmaya Dair Hikâyeler/ Türkiye ve  Dünyayı Değiştiren Savaş, Milliyet Pazar, 7 Eylül 2014; Gültekin Yıldız: Osmanlı’yı I. Dünya Savaşı’na Sokan Gizli Pazarlıklar, Derin Tarih, Sayı: 29/ 2014 ve Türk- Alman Askeri İttifakı Silah Arkadaşlığı Mı, Menfaat Ortaklığı Mı?, Derin Tarih, Özel Sayı: 1/ 2015; Muzaffer Albayrak: Osmanlı Hükümeti’nin 1914 Gizli Toplantısı, NTV Tarih, Sayı:3/ 2014; Prof. Dr. N. Alkan: Türk- Alman Askeri İttifakı’nın Temelleri 900 Yıl Önce Atılmıştı, Tarih Bilinci, Sayı:29/ 2014; Ahmet Tetik: Teşkilat-ı Mahsusa Grubu Avrupa’da/ Rusya Müslümanları’na Uyanın Çağrısı, Atlas Tarih, Sayı:26/ 2014; Prof. Dr. M. Şükrü Hanioğlu: İttihad ve Terakki’nin Dış Siyaseti, Derin Tarih, Özel Sayı-1/ 2015; Ali Satan: Cihad Fetvası İslam Dünyasında Nasıl Karşılandı? Enver Paşa’nın Geç Kalan İtirafı: Alman Ordusunun Elini Batıda Rahatlatmak İçin Savaşa Girmiştik, Derin Tarih, Özel Sayı:1/ 2015).

Dini sloganlarla yürütülen ve dünyayı kana bulayan bu savaş sonucunda Osmanlı- Alman ittifakı yeniliyor ve dünya yeniden büyük bir dönüşüme uğruyordu. Bu “Ataş, Kan ve Barut” günlerinin sorumlusu; Orta ve Uzakdoğu’ya açılmayı amaçlayan Alman militarizmi ile Kafkaslar’la Orta Asya Türki topluluklarına ulaşmak isteyen İttihad- Terakkiciler olduğu halde, en çok bedel ödeyen ve zarar gören halk ise Kürtler oluyordu...

Bu nedenle, Elif Şafak’ın “Dünyayı Değiştiren Savaş” konulu panelde söyledikleri bir gerçeğin ifadesidir: “ Geçmiş, bir kenara atabileceğimiz, bitmiş gitmiş bir konu değil. Soracak kadar önemsemediğimiz sorular, eksikliğinden rahatsızlık duymadığımız bilgiler, gözlerimizi kapattığımız travmalar... Hepsi zamanı gelince yakamıza yapışır” ( Milliyet Pazar, 7 Eylül 2014).

İttihad- Terakki’nin Varisi Kemalistler Döneminde Türk- İngiliz İlişkileri ve Kürtler

Bu zor dönemde, İttihad ve Terakki yönetiminin mirasını reddeder görünerek ortaya atılan Kemalistler, yeni bir söylemle ortaya çıkıyor ve ardından yeni bir tarih kuramı yaratıyorlardı. Kadrolarının yüzde 90’ı eski İttihadçı olan Kemalistler’in, yenilgiyle sonuçlanan bu Emperyalist Savaş’ın sonlarına doğru galip devletlerle gizlice görüşmeye başladıkları ve alttan alta müttefikleri olan Kürtler’i sattıkları bu resmi kaynaklarda yer almıyordu. Sözgelimi, daha 1919 Sivas Kongresi aşamasında, Fransız ajanı Madam Gaulis aracılığıyla Fransa ile, yine aynı dönemlerde İngiliz görevli Albay A. Rawlinson aracılığıyla İngiltere ile gizli görüşmelere girdiği söylenmiyordu (Bu konda bkz. Prof. Dr. Robert Olson: İngiliz Gizli Belgelerine Göre, Kürtler’e Yönelik İngiliz Politikası; M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I içinde, Ank. 2004, s. 384- 393).

Oysa, biliyoruz ki; bu mirası reddederek ortaya çıkan Kemalistler de aynı yönteme başvurarak “Sancağ-ı Şerif”i Ankara’daki Meclis’in girişine asıyor ve galip devletlerden İngiliz ve Fransızlar’la 1921/22’de gizlice anlaştıktan sonra Yunanlılar’ın ve İtalyanlar’ın  ipi çekilirken, yine bu Sancağ-ı Şerif  Ege cephesinde ortaya çıkarılıyordu. İttihadçılar’ın Alman güdümlü “Cihad” girişimi, İngilizler’in karşı girişimiyle yenilgiye uğruyor, ancak bu kez Kemalistler aynı yönteme başvuruyordu.(Bkz. M. Hülagu: Milli Mücadele’de Panislamizm; Tarih, 9/2002)

Tarihçi Ahmet Kuyaş, bu politikanın sonucu olarak “Türk milliyetçiliği”nin ortaya çıkışını, bizim söylemimizle “tek-tipleştirme ve Türk- İslamlaştırma” sürecini şöyle değerlendiriyor: “ Bunun sonucu ise, Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkma aşamasında Sünni İslâm’ın Türk kimliğinin belirleyici bir öğesi konumuna gelmesiydi. Yani Türk milliyetçiliği, Alevi unsurunu da dışlayan bir biçimde tanımlandı. Gerçi Osmanlılık, çok uzun bir süredir Sünnilik’le içiçe gelişmişti.  Merkezi Osmanlı kültürünün etkilediği Türkçede (Kızılbaş) ve (Dürzü) sözcükleri, birer küfür olmuştu. Nitekim, Sivas’tan 1919 Temmuzunda Erzurum’daki M. Kemal Paşa’ya yazan Albay Refet (Bele) Bey de, Sivas yöresi Alevilerini (kansız) biçiminde adlandırmıştır.

Ayrıca Türk milliyetçiliği, tutunabilmek için İslâmcılık ideolojisine bir dizi ödün vermek zorunda kalmıştı. İşte bu yüzden Ziya Gökalp’ın proğramı yalnızca  (Türkleşmek ve Muasırlaşmak)tan ibaret kalmamış, bir de (İslamlaşmak) içermek zorunda kalmıştı.”( A. Kuyaş: Modernleşmenin Yan Etkileri; // Tarih,3/2014)

Birinci Dünya Savaşı’nın akabindeki bir Kürt arayışına da, ünlü Rus diplomat ve Kürdolog Bazil Nikitin,“Kürtler” konulu önemli eserinde dikkatimizi çekiyor. Yazar, 1919 yılı Mayıs’ında  Kürt aşiret reislerinin Malatya’nın yakınlarındaki Kâhta’da (bugün Adıyaman’a bağlı MB) toplanarak, Kürt sorununda bir çözüm arayışı içine girdiklerini ancak Halep’teki İngiliz Intelligence Servisi Şefi Albay Bell’in oraya gelerek, Hükümeti adına onları bu işten vaz geçirmek istediklerini ve Müttefikler adına Kürt ulusal taleplerinin dikkate alınacağını vaadettiğini bildirir. (Bkz. Age, Özgürlük Yolu yay. 2. Bas. 1986, s. 346. Bu sürece ilişkin olarak ayrıca bkz. Prof. Dr. M.S. Lazarev: Emperyalizm ve Kürt Sorunu/ 1917- 1923), Özge yay. Ank. 1993; M. Armağan: İngilizler Atatürk’ü Neden Sever?, Derin Tarih, Sayı: 34/ 2015).

Yazar, ayrıca Mir Süreyya’nın (Bedirxan) Mondros’tan hemen sonra Kahire’de bir “Kürt Bağımsızlık Komitesi” kurduğunu; İstanbul’da Bedirxan’lar ve Seyid Abdülkadir öncülüğünde kurulan Kürt Teâli Cemiyeti, Kürt Teşkilat-ı İctimaiye Cemiyeti ve Kürt Millet Fırkası’nın, 1927’de resmen kuruluşu açıklanan Xoybûn adlı Kürt Ulusal Komitesi’nin temelini teşkil ettiğini söylüyor ki, önemlidir.

“Türk- İngiliz İlişkileri ve Kürtler” konusu üzerinde en çok duran Kürt tarihçilerden biri de Ali Haydar Koç’tur. Koç, önerimiz üzerine 1990’lı yıllarda  yazmaya başladığı Ronahi, Hevi, Dema Nû gazeteleriyle Deng Dergisi’ndeki yazılarında, çok kez bu konuyu işleyen araştırmacılardandar. Yazar, sağladığı ve bize de bir nüshasını verdiği kapsamlı bir İngiliz raporundan giderek “ Bir Belge ve Kürdistan’da Tarih Araştırmaları” konulu bir araştırmasında, sözkonusu çalışmayı irdeliyor (Bkz. Deng, Sayı:66/2002).

1947’de 31 katılımcıyla yapılan bir toplantı tutanağı olan bu önemli belgede Kürt Sorunu (The Kurdish Problem) irdeleniyor. Katılımcılardan bir bölümü de Elphinston, Edmonds, Hamilton gibi Kürdologlar. Konuşmacılar, MÖ’den başlayarak Kürtler’i ve Kürt sorununu değerlendiriyorlar. Koç, belgenin sonuçlarından çıkarak şöyle diyor: “Bu belge, İngiltere’nin 1945’ten sonraki dönemde Kürtler’e karşı çıkarcı siyasetini de çok net ortaya koymaktadır. İngilizler’in Ortadoğu’da bir Kürt haritası istememelerinin nedenlerini ancak bu gizli kalmış ve 50 yıl sonra ortaya çıkmış vesikalarla anlıyoruz...” (Agd, s.41)

“Yüzyıldır Değişmeyen Plan” ( Dema Nû, Sayı: 39/202; “1925’te Kürdistan’da Zehirli Gaz Kullanıldı Mı?” ( Dema Nû, Sayı:104/ 2005); asayış iddiasıyla Sömürgeci İttifakını işleyen ve Lozan, Sevr, Sadabad ve Bağdat paktlarını irdeleyen  “ Üç Siyasal Antlaşma- 1926” (Dema Nû, Sayı:152/ 2006);  “Kürdistan’da Sömürgeciliğin Meşrulaştırılmasına Bir Örnek: Sadabad Paktı- 1937” ( Deng, Sayı:88/ 2012) ve “Yüzyıllık Tarihsel Hafızada Kürt Diplomasisi” (Kurdistan Post, 7.11.2014) bu türden yazılarının sadece bir bölümüdür.

Yazar, bir yazısında özellikle 1925 Kürt İsyanı üzerinde yapılan spekülasyonlara değinerek; bizim ülkede ilk kez yayımladığımız Martin van Bruinessen, Robert Olson, Lazarev gibi Batılı akademisyenlerin çalışmalarıyla konunun oldukça aydınlandığını; İngiliz , Fransız ve Rus arşivlerinde bu konuda daha çokça belge bulunduğuna dikkat çekerek; sözü, bir yerli çalışma olarak bizim “Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri” ( Özge yay. Ank. 1993) konulu çalışmamıza getirerek şöyle diyor: “ Araştırmacı- yazar Mehmet Bayrak’ın Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri adlı çalışmasında 350 sayfa civarında çok zengin ve birinci elden belgeler sunulmaktadır.” (Bkz. Dema Nû, Sayı:120/ 2005).

Tarihçi Koç, 1947’de İngilizler’ce düzenlenen Kürt Raporu’ndan giderek, bu tür kaynakların Kürt Diplomasisi açısından önemine değinirken, şu sonuca varıyor:

“Kürt tarihinde geçmişten günümüze uzanan Kürt dış siyasetinin en incelenmemiş alanı ve en az hatıra getirilen konusu diplomasi tarihidir. İncelenmemiş ve Kürt tarihinde pek hatırlanmamış olan bu konu, Kürtler’le diğer devlet ve toplumlar arasındaki siyasi ve diplomatik ilişkilerin sağlam bir temel üzerinde oluşmamasında büyük bir rol oynamıştır. Bu alanda tarihçilerin yapacağı bilimsel çalışmalar ışığında ortaya çıkan/ çıkabilecek belgeler Kürtler’in siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel geçmişten günümüze uzanan Kürt düşünce tarihine büyük katkılarda bulunacağı gibi, Kürtler’le yukarda saydığımız devletler arasındaki diplomasi tarihinin de temel taşlarını oluşturacaktır. (...) Kürt diplomasi tarihiyle ilgili çalışmalar, daha işlenmemiş hammadde gibi Kürt tarihçilerinin önünde bekleyen en zorunlu görevlerden biri olarak beklemektedir. (...) Kürtler’le ilgili birçok belge ve değişik zaman ve mekânlarda yazılmış dokümanlar, dünyanın değişik arşivlerinde, kütüphanelerinde ve istihbarat servislerinin raflarında gizli bölmelerde hapistir. Ancak bizim görevimiz, bütün bu zorlukları göze alarak, bir toplumun gizlenen gerçeğini tarihsel gözlemlerle bilim dünyasının hizmetine sunmaktır...” (Bkz. Ali Haydar Koç: Bir Belge ve Kürdistan’da Tarih Araştırmaları; Deng der. Sayı:66/ 2002, s. 41).

Şîrove Bike

MAKALELER

EN ÇOK OKUNANLAR
×