İttifaklar Ve Kürtler

Haydar Cihaner

[email protected]

8.08.2021 11:24:57

Haydar Cihaner

Ufuk Açan Bir Dip Dalga Gerek

Parlamenter sistemden Türk Tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gibi ucube bir sisteme geçişle birlikte,” İslamcı – Türkçü” kimlikleri ile Türk siyasal sisteminde boy gösteren AKP ve MHP, “Cumhur İttifakı” oluşturarak “ Türk İslam Sentezi”nin çakması sayılabilecek bir ideolojik yakınlaşma ile biri diğerinin payandası olacak şekilde birlikte hareket etmeye başladılar. Bu ittifak esasen,“ devletin bekası” adı verilen içi boş soyut bir kavramın, bazı siyaset bilimciler tarafından siyasi parti olarak kabul edilmeyen MHP ve Arınç’ın nihayetinde dillendirdiği gibi geçmişin mücahitleri, günümüzün müteahhitleri arasında oluşan örtüşmenin bir ürünüdür. Çıkar örtüşmesinin zorunluluğu sonucu gerçekleşen bu ittifak, zaten arızalı olan özellikleriyle toplumsal yaşamın temel unsurları olan siyasal, hukuksal, ekonomik ve sosyal tüm dengeleri ve dinamikleri tahrip ederek, sivil diktatörlük alanını genişleten, kural tanımazlığın net örneklerini vermektedir. Bu ittifak keyfiyetin, kural tanımazlığın bir sonucu olarak kasaları lebalep dolu yeni bir sınıf yaratmış ve bu sınıfı, geleceğin hırsız yöneticilerini yetiştirmek üzere Türk siyasal tarihine armağan etmiştir.

İttifak her ne kadar AKP ile MHP arasında yapılmış görüntüsü verse de, gerçekte Erdoğan ve Bahçeli gibi diktatörlüğün karakteristik özelliklerini içselleştirmiş iki şahıs arasında yürütülmektedir. Biri diğerinin payandası olmak kaydıyla yapılan ittifak, bu şahısların genel başkanlıklarını yaptıkları partilerin, “mış gibi” var olan partiler olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda AKP ve MHP, kendi içlerinde parti içi demokrasi özürlüsü olduklarına göre, bu partilerin Türkiye’de demokrasi sorunu başta olmak üzere hiçbir sorunu çözemeyecekleri ve bu ülkeyi çok daha geriye götürecekleri beklenendi. Nitekim beklenen gerçekleşti.

Cumhur ittifakının Kürt sorununa bakış açısı ise, Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte başlayan paranoyalaşma sürecinin genetik özelliklerini taşımaktadır.Bu bağlamda onlar için sorunun çözümü, devlet terörünün çok daha şiddetli estirilmesi, ret ve inkarın imha ile desteklenmesi dışında bir başka yöntemle gerçekleşemez, gerçekleşmemelidir. Özellikle politik serüvenini kan ve ölüm üzerinden biçimlendiren, acıların ürettiği duyguları sömürerek gıdasını alan MHP’den başkasını beklemek eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Nitekim Türkiye Kürdistan’ının dışına taşan, Suriye ve Irak Kürdistan’ında yapılan operasyonlar, Kürdün görüldüğü yerde imhasını gerektiren uygulamalar olarak, tamda Cumhur İttifakının ideolojik tercihleri sonucu olmaktadır. Bu bağlamda ittifak resmi ideolojinin Kürtlere bakış açısının gereğini harfi harfine yerine getirmektedir.

Millet İttifakının Açmazları

Millet ittifakı ise, omurgası CHP ve İyi Parti tarafından oluşturulan ancak HDP seçmeni olmadan anlamı olmayan bir ittifak olup, temel amacı yapılacak seçimlerde AKP’yi iktidardan Erdoğan’ı cumhurbaşkanlığından alarak, güçlendirilmiş parlamenter sistemi Türk siyasal tarihine yeniden monte etmektir. Bu ittifak Erdoğan’ın iç ve dış politikadaki yönetememe becerisizliğinin ekonomik ve sağlık sorunları ile bütünleşmesisonucu hedefine yol almakla birlikte bu ihtimal HDP seçmeninin desteği ile olasıdır. Bu desteğin verilip verilmeyeceği, hangi taleplerin karşılanması durumunda verileceği, henüz belirsizliğini korumaktadır.

CHP, ister devletin kurduğu parti ister devlet tarafından kurulan parti olarak tanınsın, her iki halde de diktatörlüğün esaslarını bu ülkede kurumsallaştırmıştır. Halka rağmen halk için gerçekleştirilen bu kurumsallaştırma, bir bütün olarak Kemalist ilkeler doğrultusunda tek adamlılık ve ulus – devlet yaratma uğruna tekçilik anlayışı üzerine oturtulmuş otoriter bir kurumsallaşmadır. CHP’nin modernist ancak hiçbir zaman demokratik olmayan süreci, ret, inkar ve asimilasyoncu politikalar üzerinden yürüttüğü bilinmeyen bir sır değildir. Böylesi bir partinin, seçimlerden sonra İyi Parti ile kuracağı koalisyon ihtimalinin, Kürtler için yeniden ret, inkar ve asimilasyon olacağını ancak, tabandan gelen baskılar ve dış dayatmalarla bu uygulamanın bireysel haklara dönüşebileceğini düşünsek bile, İyi Parti gibi ötekileştirmeyi düşmanlaştırma düzleminde okuyan bir partinin, bu niyetin önüne duvar öreceği, ideolojisi gereğidir. Bu bağlamda ülkücü camianın geçmişine sahiplenen ve giderek kent milliyetçisi karakterine bürünen İyi Parti ile CHP’nin kuracağı bir koalisyon hükümetinin önce gerginliği yumuşatma sonra da, bilindik geleneksel cumhuriyet politikalarına yönelme ihtimali bulunmaktadır ki, bu yönelmenin Kürtler için yeni kayıplara neden olacağı ilk akla gelen olacaktır. Denebilir ki bu ittifaklardan hangisi önümüzdeki seçimlerde iktidar olursa olsun, Kürtler için kesin çizgilerle bir ayrım söz konusu olmayacak, bilindik resmi ideoloji politikaları devam edecektir.

Alışılmışın Dışında Okumalar Yapmak

Hem muhafazakar kimliği, hem insan hakları aktivisti kimliği ile öne çıkan Ö. Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin yasa dışı yollarla sonlandırılması ve bununla yetinilmeyerek cezaevine konması, hem de HDP’nin kapatılması için gerekli işlemlerin başlatılması sürecinde Millet İttifakı bileşenlerine tepki olarak yakın zamanda bir “Demokrasi İttifakı” düşüncesi ortaya atıldı.

Gerçekleştirilebilir olup olmayacağı henüz belli olmayan bu ittifak, esasen “ Demokratik ve sivil bir anayasanın yapılması ve Cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıkılarak, toplumsal barışın sağlanması” çerçevesinde düşünülen bir ittifak anlayışıdır. Bu çerçevenin okuması yapıldığında, Türkiye’de demokratik değer ve ilkeler ya hiç bulunmamakta ya da kırıntılarıyla var olan demokrasiyi bu ülkede gerçek anlamda tesis etmek için demokrasinin yokluğunu sorun eden yurttaşlar bir araya gelmeli ve cumhuriyetin temel ilkeleri çerçevesinde barışı sağlamalıdır. Kürt sorununu da bu demokrasi zenginliği içinde çözüme kavuşturulmalıdır. Bu durumda okumadan anlaşılan üç unsurun – demokrasi, cumhuriyetin temel ilkeleri, Kürt sorunu – aynı pota içinde tutulup, geçerli bir baskete dönüştürülmek istenmekte ya da elmalarla armutlar bir sepete konulmak istenmektedir. Ancak farklılıkları aynı kategoride değerlendirip sorun çözmek olası değildir. Çünkü bu üç unsur dolaylı olarak birbiri ile ilişki içinde olsa bile, doğrudan aynı potaya veya sepete konulamazlar. Şöyle ki;

Demokrasinin ne olup ne olmadığını irdelemek yerine, ben yaşlarda olan Kürt sosyalistleriyle, Türk sosyalistleri arasında kimi zaman bu konuda geçen diyaloglardan söz etmek, daha bir farkındalık yaratacaktır. Yapılan sohbetlerde mutlaka Kürt sorunu gündeme gelir ve “ ne olacak bu Kürtlerin hali” mealinde sorular sorulur, bizlerden biraz büyük ve daha deneyimli olduklarını sandığımız ağabeylerden yanıtlar beklerdik. Onların bize verdiği cevap ise genel olarak “ önce sosyalizmi inşa edelim, sonra sizin sorununuzu da kardeşlik çerçevesinde çözüme kavuştururuz” mealinde cevaplar olurdu. Ancak zaman bize, reel sosyalizmin batağa gömülürken, kendisi ile birlikte Kürt/Kürdistan sorununu çok daha derine gömdüğünü gösterdi. O zaman reel sosyalizmin silahı, bu ülkede nişangahtaki pek çok Kürdü öldürürken, şimdi merkeze konan demokrasi, nişangahta ise bilindik isim. Demem odur ki bizler demokrasi için o kadar uğraş verirken keşke Türk kardeşlerimizde – birkaç istisna dışında – Kürt sorununun çözüme kavuşması için o kadar uğraş verselerdi. Eğer demokrasinin bir yaşam tarzı, Kürt sorununun da bir siyasal statü talebi olduğunun farkına varamazsak, elmalar ile armutlar aynı sepete konur, biri diğerinin kendisi sanılır.

Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerini esas alarak Kürt/Kürdistan sorununu çözme düşüncesi ise tam bir trajikomik saplantıdır. Bu ülkenin temel ilkelerinin Kürtlerin ret ve inkarıüzerinden vücut bulduğunu görememek ve bu ilkelere sarılarak sorunu çözmeye çalışmaya kalkışmak olsa olsa politik bir öngörüsüzlüktür. Cumhuriyetin kuruluşunun doğasında demokrasi = modernizim gibi sakat bir anlayışın var olduğu ve demokrasi yerine modernizme, Batı taklitçiliğine yüklenildiği toplumsal sahaya inildiğinde var olan davranış biçimlerinden rahatlıkla anlaşılmaktadır. Kaldı ki totaliter, despotik tüm yönetimlerin modernist olabildiği ancak demokratik olamadığı da unutulmamalıdır. Velhasıl Türkiye Cumhuriyetinin temel nitelikleri ile Kürt/Kürdistan sorununa çözüm arayışında olmak, HDP eski genel başkanlarından birinin ağzından çıkan sözler olmamalıdır.

Düz mantık, Türkiye’de demokratik tüm kurum ve kurallar yerine oturtulduğunda bu ülkede Kürt/Kürdistan sorunu da çözülür düşüncesi kulağa hoş gelen, ancak her zaman doğru olmayan bir mantıktır. 100 yıla yakın bir demokrasi! geçmişi olduğu varsayılan Türkiye’de Kürtler, onca mücadeleye rağmen yasal ve anayasal olarak yok sayılıyorlarsa bu durumda tersten bir okuma ile, “ Kürt sorunu çözüme kavuşursa, Türkiye’de demokrasi sorun çözülür” demek daha mantıklı ve sahanın gerçeklerine uygun gibidir. Bu gerçek Türkiye’de demokrasinin önündeki tüm engelleri kaldırmaz ancak, demokrasinin önünde ayak bağı olan en önemli engeli, yani Kürt/Kürdistan sorununu çözer ve bu bağlamda demokratik kurumsallaşmaya giden yolda daha rahat hareket edilir. Bir kereliğine bile olsa tersten bir çözüm yoluna gidilse, Kürt halkının yurtseverlik enerjisi başka konularda tüketilmek yerine, kendi öz sorununa odaklanmış olur.

Türkiyeli olmamak esasen HDP öncesi, Kürt sorununu öncelikli olarak gündemine alan siyasi partilerin, mecliste bulunan diğer siyasi partiler tarafından karşılaştıkları en büyük suçlama olarak gündeme gelirdi. “Türkiyelileşin gelin” söylemi sonuç olarak bu eleştiri ve suçlamalar ışığında Türkiyelileşerek gelen HDP’nin doğmasına neden oldu. Bu yeni paradigma, Devlet aklı ve Öcalan tarafından çözüm sürecinin bir ürünü olarak sahneye sürülmüş ancak çözüm süreci sonlanmasına rağmen HDP’nin Türkiyelilik paradigması aynen yerinde kalmıştır. Gerçekte gerekli koşullar sağlandığında Türkiyelileşerek Kürt sorununu çözmek de bir yöntem olmakla birlikte, TC, geçmişte Türkiyelileşmemiş olanlaranasıl en yoğunlaşmış şekliyle en ağır ithamlarda ve suçlamalarda bulunduysa, bu günde Türkiyelileşmiş HDP’ye aynısını dahası, daha fazlasını yapmaktadır. Bu durumda sorun, Türkiyelileşmiş olmak veya olmamakla ilgili olmayıp, devlet katında alerji yapan ve paranoya hastalığına neden olan Kürt/Kürdistan sorununu bahse konu yapmaktır. Bu gerçek anlaşılmadığı sürece Kürdistani potansiyel HDP tarafından, demokrasi talebinin gerisinde tutularak boşu boşuna harcanmaya devam edilecektir. Kaldı ki Ortadoğu’da ki Müslüman ülkelerin bir kısmında demokrasinin esamesi okunmaz, bir kısmında da kırıntıları ile varken Kürt sorunu, Irak’ta dış dinamiklerinde etkisiyle çözüme kavuşmuş, Suriye Kürdistan’ında da bu yönde çözüm kapıları aralanmıştır. Dikkat edilirse bu iki ülkede demokrasi, Kürt sorununun çözümüne yardımcı olan bir unsur olmadı tam aksine Kürt sorununun çözümü, bu iki ülkenin demokratikleşmesine yardımcı olabilecek süreçlerin ateşleyicisi olabilecek konuma geldi. Kaldı ki HDP’nin demokrasi talebine omuz veren Türk seçmenin sayısal ederi hiçbir zaman % 1 – 2 oranının üzerine çıkmadı. Teorik olarak bu oranın yükselme ihtimali olmakla birlikte, pratikte bu yükselme – Kürt sorununun çözümünü de içine alacak şekilde düşünüldüğünde- hiçbir zaman sözü edilen oranın üzerine çıkmayacaktır. Çünkü Türk seçmeni neredeyse bir bütün olarak üniter devlet sistemini ezber etmiş ve bu ezber giderek genetik bir özelliğe dönüşmüştür.

Ancak sorunu Türk seçmeninde veya orada burada aramaya gerek yok. Sorun, Öcalan tarafından bir zamanların anarşist kuramcılarının ya da onların yeni özgürlük alternatifleri yolunu izleyerek kuramsallaştırılmaya çalıştıklarıyapıda aranmalıdır. Bu yapı özetle ulus devleti, ama özellikle Kürtler için ulus devleti, ret eden ve demokratik cumhuriyet – demokratik özerklik ve demokratik konfederasyon düzleminden hareket ederek kurtuluş yolu arayan bir yapıdır. Ancak her nedense bu yapı formülleştirilirken, günümüz küresel güçlerini, dış dinamikler bağlamda etkili bir mekanizma olarak görmezlikten geldiği gibi, Pers, Arap ve Türk etnik yapılarının binlerce yıllık düşmanlıklarını ve bu anlamda bir araya gelemeyeceklerini de görmezlikten gelmektedir. Gerçekleştirilmesi neredeyse imkansız olan bir konfederal yapıyı, hem konfederal yapının oluşturulması düşünülen ülkeler bağlamında, hem de bu gün için Çin, ABD, AB ve Rusya gibi realiteler bağlamında düşündüğünüzde, ütopyanın akıl almaz bir şekilde sınırları zorladığı görülmektedir. Sözü edilen konfederasyon, ülkelerinin dördünde de Kürtlerin bulunması, bu yapının gerçekleştirilebilirliğini Kürtlere görev olarak addediyorsa, gerçekte yapılmak istenen, bir kişinin ütopyası adına Kürtleri ateşe atmaktır.

Mithat Sancar gibi HDP’nin genel başkanlığına getirilen bir şahsın Kürtlerin şahsında Mustafa Kemal’i övmesine ne demeli? Sarf edilen sözlerin okuması yapıldığında gerçekte bir yandan Mustafa Kemal övülürken, bir yandan da geçmişte yapılan Kürt başkaldırıları gericilik ve feodal başkaldırılar olarak eleştirilmektedir. Bu değerlendirme biçimi tam da Kemalist devletin yüz yıldır vatandaşlara ezber ettirerek, söylemleştirdiği bir değerlendirme biçimidir.

Mustafa Kemal’in cumhuriyetin kurulmasından önceki söylem ve pratikleriyle, cumhuriyet kurulduktan sonraki tekçiliği dayalı söylem ve pratikleri kendisi tarafından biraz olsun resmi tarihin dışında tarih yazıcılığı yapanlara danışılmış olarak değerlendirilmeye alınmış olunsaydı, gerçeğin hiçte öyle olmadığı ve Mustafa Kemal için methiyeler dizmenin anlamsızlığı ortaya çıkacaktı. Ancak ilginç olan, Mithat Sancar’ın söylemi bir yandan resmi ideolojinin söylemi ile örtüşürken, bir yandan da Öcalan’ın söylemleri ile örtüşmektedir. Gerçek hedefi “ çıbanın başını kopartma” gerekçesi ise “ suyumu bulandırıyorsun” olan Mustafa Kemal’in, çağdaş dünyanın çağdaş diktatörlerinden bir olduğunu yok sayarak Kürt başkaldırılarını yargılamak sanırım en son Mithat Sancar’a düşecek bir görev olmalıdır. Kim bilir belki de devletin derin aklı, Kürt sorununu Türkiyelilik çerçevesinde çembere alarak, kendi gerçek çözüm formüllerinden saptırmayı, HDP üzerinden yürüterek başarı elde etme stratejisini yürütmektedir. Bu anlamda Cumhuriyet, Kürt sorununu, Kürt halkını kullanarak yok etmeyi başarabilme becerisi gösterebiliyorsa, devleti sorgulamak yerine asıl olarak kendimizi sorgulamamız gerekir. Düşünebiliyor musunuz, Kürt/ Kürdistan sorununun çözümü için Mustafa Kemal’i, bu bağlamda Kemalizm’i reçete olarak sunmak ve HDP içinde de bu reçetenin tedavide kullanılabilir olacağının hatırı sayılır miktarda ikna etmek, Kürt seçmeninin önemli oranda teslim alındığının göstergesidir.

Değişen Dünyanın Yeni Kurgusu

Dünyada dengelerin değişmesi ve yeni yapılanmaların oluşması için gerekli koşulların ortaya çıkması, oldukça uzun sayılabilecek süreçlerin ürünleridir. Bu süreçleri değerlendiremeyen halklar, ya bir sonrası için gerekli motivasyonu kaybetmekte, ya da dengelerin değişip değişmeyeceğine karar veren küresel güçlerin çıkarları ile kendi çıkarlarının örtüşebilme süreçlerini beklemek zorunda kalmaktadır. Beğenelim beğenmeyelim” Yeni Dünya Düzeni” çok kutupluluk ekseninde küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda yön almakta ve bu bağlamda dış dinamikler çok daha belirleyici olarak devreye girmektedir. Bir ulusun geleceğinin, bu güçlerin çıkarları doğrultusunda önemli oranda saptanması acı ama, günümüz realitesinin kendisidir. Kuralların bu gerçekler görülmeden tespit edilmek istenmesi sanırım dünya ile inatlaşmak, ancak inatlaşırken de bir ulusun kaderiyle oynamaktır.


Deng Dergisi, sayı 122

Şîrove Bike

MAKALELER

EN ÇOK OKUNANLAR
×