Ne Ez İşqê Eli…
17.08.2021 15:06:55

Mesud Tek

Kürdistan ulusal demokratik hareketinin kadim sorunlarından birisi de yurtsever parti ve siyasi yapıların birlikte yaşadığı halkların devrimci ve demokratik güçleri ile olan ilişkisidir. Bir başka ifade ile her parçadaki ulusal hareketin, o ülkedeki demokrasi mücadelesiyle bir bağlantısı var mıdır, eğer varsa bu bağlantı nasıldır, nasıl olmalıdır sorusudur.

Küreselleşme sürecinin dünyayı büyükçe bir köy haline getirdiği, dünyanın en ücra köşesindeki bir gelişmenin şu veya bu biçimde hayatımızı etkilediği bir süreçte, böylesi bir soru anlamsız gelebilir. Ama konunun Kuzey’deki yurtsever saflarda tartışıldığı ve giderek gündemimizin ilk sırasına tırmanacağı da bir gerçek…

Bu nedenle daha önce dile getirilenlerin tekrarı da olsa bazı noktalara vurgu yapmak gerekiyor.

***

Ulusal sorun ve demokrasi sorunu, aralarında sıkı bağlar olmasının yanısıra ayrı dinamiklere sahip sorunlardır, farklı içeriklere sahiptirler, tarifleri farklıdır.

Demokrasi mücadelesinin hedefleri dönemsel olarak, sıkça değişirken, ulusal taleplerden birisinin daha öne çıkması aynı sıklıkla olmaz. Örneğin Türkiye’de Kürd kimliğinin tanınması ve anayasal güvenceye kavuşturulması talebi uzun bir süredir gündemimizde, ama bu sürede demokrasi mücadelesinde öne çıkan talepler sıkça değişti, Kürd dilinin eğitim dili olarak kabul edilmesi talebi de öyle…

Kürdistan ulusal hareket ile egemen ulusun değişim ve demokrasi mücadelesi ve bu mücadelenin aktörleri arasında kopmaz bağlar vardır. Her iki mücadele birbirini derinden etkiliyorlar. Karşılıklı olarak birbirini güçlendiriyorlar. Bazen de tersi yaşanıyor.  Birinin zayıflaması ötekisini etkiliyor. Bu karşılıklı etkilenme, yurtsever siyasi yapıların temel sloganlarına da yansıyor. Örneğin Doğu ve Güney Kürdistanlı örgütlerin bulundukları ülke için demokrasi talebinde de bulunmaları bundandır.  Bağımsızlık referandumu sonucunda, bağımsızlık noktasında halkının ezici çoğunluğunun desteğini arkasına alan Güney Kürdistan hükümetinin, Bağdat’ın demokratikleşmesini de dert edinmesinin, bu amaçla merkezi hükümette yer almasının, siyasi yapılarla ilişki kurmasının nedeni de bu gerçektir diye düşünüyorum. Kürd ulusal hareketinin Doğu Kürdistan’da “Humeyni devrimi” sonrası canlanmasında da değişim ve demokrasi güçlerinin şahlık rejimini yıkmalarının çok büyük etkileri olmuştur.

Benzeri süreçlerin Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da da yaşandığı biliniyor. Öyle çok uzaklara, demokratik ve sol hareketin güçlü olduğu 70’li yıllara gitmeye gerek yok. Daha birkaç yıl öncesine kadar, yani demokratikleşme ve insan hakları konusunda bazı olumlu adımlar atan AK Parti iktidarın ilk yıllarında, ulusal bilincin Kürdler arasında daha da yaygınlaştığına, Kürd sorunu konusunda bazı olumlu adımların atıldığına, bağımsız devlet kurmak ta dâhil Kürd meselesiyle ilgili her sorunun tartışıldığına hep birlikte şahit olduk. Elbette bunları söylerken, Kürd ulusal demokratik hareketinin kararlı mücadelesinin de, AK Parti’ye iktidar yolunu açan faktörlerden birisi olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Ulusal sorunun tarifi noktasında etkili olmayan egemen devletin idari şekli, ulusal hakların elde edilmesi mücadelesinin biçimini belirleyebilmektedir. Hiç kuşkusuz ulusal taleplerin özgürce dile getirilebildiği, demokratik yollar elde edilmesi yolunun açık olduğu sistemlerdeki mücadele biçimleri ile inkârcı ve baskıcı sistemlerdeki biçimler arasında farklar vardır.

Kötü ile daha kötü arasında sıkışmak

TC devletinin kuruluşundan itibaren Kuzey Kürdistan’da halk, inkâr, asimilasyon ve imha politikası yürüten Kemalizm’e, onun sembolü olan CHP’ye karşı tavır aldı.

Kürdler, Türkiye’de çok partili sisteme geçildikten sonra da CHP ve türevleri olan partilerin karşısında yer olan siyasi yapıları desteklediler, yeri geldiğinde bu desteğini oylarıyla ortaya koydular. CHP karşısında DP’yi faşist diktatör Evren’e karşı Özal’ı destekleyen Kürdler, AK Parti’nin iktidara gelmesine de oylarıyla önemli katkı da bulundular.

Kürdlerin bu tavrı ve adı geçen partilere olan desteği, sözkonusu partilerin Kürd sorununu çözeceklerine inandığı için değildi. Bu partilerin Kemalizm’i temsil eden CHP’nin karşısında yer almalarındandı; bir Fars atasözünün de dediği gibi, “ne ez îşkê Eli ez boxzê Muaviye est” (Ali’nin aşkından değil, Muaviye’ye olan kinindendi).

Özcesi Kürdler, kendi çıkarlarını koruyacak, ulusal demokratik taleplerini elde edecek bir yapıyı, oluşturamadıkları için kötü ile daha kötü arasında kalıyor ve kötüyü seçiyorlardı.

Kanımca bu konuda temel soru şudur: “Türkiye’nin demokratikleşmesi beraberinde Kürd sorununu da çözer mi? Ya da Kürdlerin özgürleşmesi, ulusal haklarına kavuşması, Türkiye’yi demokratikleştirir mi? Hiç kuşkusuz bu sorunun kolay bir cevabı yok ve kanımca evet ya da hayır diye cevap vermek de kolaycı bir yaklaşım olur. Ama şu da bir gerçek ki Türkiye’de Kürd sorununun çözümsüz kalması gericiliğin kaynaklarındandır, ırkçı ve şoven politikaların nedenlerinden birisidir. Dolayısıyla Kürd sorunun çözülmesi sadece egemenlerin elinden önemli bir silahı almakla kalmayacak, aynı zamanda Türkiye’nin ilerlemesinin yolunu da açacaktır.

Demokrasi kavramının donmuş bir kavram olmadığını, aksine iç ve dış faktörlerle içinde bulunulan ortam tarafından belirlenen dinamik bir kavram olduğunu unutmadan ve bugüne kadar yaşananlar siyasal gelişmeler dikkate alındığında, Türkiye’nin demokratikleşmesinin direkt olarak Kürd sorununu da çözeceğini söylemek mümkün değil. Ama demokratik bir ortamın oluşması diyalog kanallarının açık tutulmasına, Kürd sorununun barışçıl, demokratik ve siyasal çözümüne önemli katkılar sunduğu da bir gerçektir.  Bunun tersi de doğrudur. Yani Kürd sorunun çözümü veya Kürdlerin bazı demokratik haklarına kavuşması da o ülkeyi doğrudan demokratikleştirmiyor. Bunun en somut örneği Güney ve Batı Kürdistan’da yaşanıyor. Güney Kürdistan’daki federal ve demokratik yapı doğrudan Bağdat’ı demokratikleştiremedi, Batı Kürdistan’da Kürdlerin nispi özgürlüğü da Şam’ı… Çünkü ne kadar güçlü olursa olsun Kürdistan ulusal kurtuluş hareketleri tek başına Bağdat’ı, Tahran ve Şam’ı demokratikleştiremiyor ama bu ülkelerde demokrasi mücadelesine güç katıyor, önemli katkılar sunuyor.

Ve bazılarının iddiası ve beklentilerinin aksine Kürdistan ulusal demokratik hareketi tek başına istese de Türkiye’deki siyasal yapıyı değiştiremez, demokrasiyi getiremez. Ama son belediye seçimlerinde de görüldüğü gibi, Kürdler alacakları tavırla sonuç belirleyici olabiliyorlar.

Diğer yandan ulusal sorun özünde devlet olma sorunudur. Kendi kaderini tayin etme hakkı ise özünde kendi devletini kurma hakkıdır. İskoçya ve İspanya’da yaşananlar bu durumun somut ifadesidir.

İspanya ve İngiltere’nin demokratik ülkeler oldukları tartışma götürmez, bu ülkelerde ulusal sorunun önemli ölçüde çözüldüğü de… Ama buna rağmen, kendi parlamento ve hükümetleriyle resmi kurumlarına sahip olan Katalanlar ve İskoçlar var olan ile yetinmeyip kendi devletlerini kurmak istediklerini sıkça dile getiriyorlar. Parlamentolarında referandum yapılması kararı alıyorlar ve hayata geçiriyorlar ki bu bile, başlı başına demokrasi ile ulusal sorun arasındaki ilişkinin değişkenliğini ve dinamik yapısını ortaya koyuyor. 

 Ya sonrası…

Kürdlerin seçmek zorunda kaldıkları “kötü” nedeniyle yaşadıkları onları “ya sonrası” sorusunu sormaya itiyor. Bu konuda Mam Celal Talabani yaşayarak edindiği deneyi, Güney Kürdistan’ın saygın yurtsever aydınlarından, Kürdistan Parlamentosu eski başkanlarından, YNK Polit Büro üyesi Adnan Müftü’nün amcası Şemseddin Müftü’nün ölümünün kırkıncı günü nedeniyle yapılan anma toplantısındaki konuşmasında şöyle anlatıyordu:

1960’lı yılların başında Kürdistan devrimi ile merkezi hükümet arasında ateşkes sağlanmış ve silahlı mücadele durdurulmuştu. Biz PDK Polit Bürosu olarak bir toplantımızda ülkede şartların köklü değişime uygun olduğu, ateşkesin iktidara yaradığı değerlendirmesinde bulunduk ve bu nedenle sonlandırıp silahlı mücadeleyi yeniden başlatma kararı aldık. Kararımız iletmek için Başkan Barzani’nin yanına gittik. Kararımızı dinledi ve “peki siz şu andaki iktidar giderse yerine kim gelir diye düşündünüz mü” diye sordu. Bizim düşünmediğimizi anlayınca “ben söyleyeyim, BAAS gelir ve biz bu günleri ararız.”dedi.  Ve tarih O’nu doğruladı. Siyasetçi elbette bir sonraki adımını düşünmeli ama biz Kürtler iki kez düşünmeliyiz.

Mam Celal Talabani’nin bu deneyimi biz Kuzeyli yurtsever güçlerin kulağına küpe olmalıdır. Çünkü defalarca her türlü zorluğa katlanarak ve fedakarlık yaparak iktidara gelmesine katkı sunduğumuz kesimlerin ihanetine uğradık. Aynı şeyleri bir kaz daha yaşamamak, kötü ile daha kötü arasında sıkışmamak için yapılması gereken ilk şey, yurtsever, demokrat güçler arasında kalıcı işbirliği oluşturmaktır.

Pandemi kime yarıyor

Corona salgınının ekonomik ve sosyal yaşamdaki yıkıcı etkileri giderek ortaya çıkıyor. Verilen rakamlar salgının, tüm dünyada milyonlarca esnaf ve küçük işletmelerin iflas ettiğini, bunun yanısıra büyük şirketlerin daha da büyüdüğünü ve küresel sermayenin giderek küçülen bir gurubun elinde toplandığını gösteriyor.

Pandemi’nin büyüttüğü issizlik, açlık ve yoksulluğun yol açtığı kitlesel göçler insanlığı tehdit eder boyutta. Ve kuşkusuz bu durumdan en çok yoksul ülkeler etkileniyorlar.

Etkilenen ülkelerden birisi de Türkiye. Salgın öncesinde başlayan ekonomik kriz ile yüz yüze olan Türkiye’de, AK Parti hükümeti insan yerine sermayeyi kollayan önlemlere imza attı. Bu nedenle salgın en çok çalışmak zorunda kalan emekçileri ve esnafları etkiledi. Emekçiler düşük ücretlerle ya da devletin verdiği kısmi yardımlarla yetinmek zorunda kalırlarken iflas eden esnafların sayısı her geçen gün artıyor.

İktidarın sözkonusu politikası Türkiye’de özellikle de Kuzey Kürdistan’da yıkıcı ekonomik ve sosyal sorunlara neden oluyor. Yoksulluk, işsizlik en üst seviyede. Ekonomik ve sosyal sorunlar ruhsal hastalıklara yol açıyor, giderek artan sayıda intihar olayları yaşanıyor.  

Kürdistani İttifak

Salgın, gelinen aşamada Türk-İslam ve mafya sentezini ifade eden Cumhur İttifakı’na anti demokratik programını hayata geçirmek için fırsatlar sunuyor. İktidar salgınla mücadele önlemleri bahanesiyle grevleri yasaklıyor, haklarını talep eden emekçilerin önüne polis barikatları kuruyor. Emri altına aldığı yargı vasıtasıyla muhaliflerin sesini kesiyor. Yargının ve güvenlik güçlerinin müdahale edemediği durumlarda da faşist çeteleri devreye sokuyor.

Ekonomik ve sosyal sorunları çözmede yetersiz kalan iktidar, sadece demokratik hak ve özgürlükleri budamakla, hak talebinde bulunanların üstüne polis sevk etmekle yetinmiyor, yurtdışında da saldırgan ve işgalci politikasına hız veriyor.

Afrin’de işbirlikçisi radikal İslami örgütlerin yardımıyla bölgenin demografik yapısını değiştirmeye hız veren iktidar, besleyip büyüttüğü işbirlikçilerinin insanlık suçlarına karşı da sessiz kalarak bu suça ortak oluyor.

PKK üsleri bahanesiyle Güney Kürdistan’a yönelik saldırılarını sürdürüyor, burada kalıcı üsler oluşturuyor. Güney Kürdistan hükümetinin egemenliğini ayaklar altına almaktan çekinmiyor. Güney Kürdistan’da istikrarsızlık yaratmak amacıyla terör ve sabotaj dahil her yola başvuruyor. Bunları yaparken de şovenizmi köpürtmekten de geri kalmıyor.

İktidarın Kuzey Kürdistan’da ulusal, legal ve siyasal mücadeleye yönelik saldırısı, salgın döneminde de artarak devam ediyor. Salgını önleme tedbirleri gerekçe gösterilerek siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşların faaliyetleri engelleniyor. Kürdistan’ın militarize edilmesi ve askeri operasyonlar ise her gün yeni bir ad altında son hızıyla sürüyor.

Kuzey Kürdistan’da kayyum atanacak belediye kalmadı. Halkın oylarıyla seçilen belediye başkanları ve milletvekilleri hükümetin ağzına bakarak karar veren yargı vasıtasıyla hapse atıyor.

Adaletsizlik tüm Türkiye’de kol geziyor.

Ve tüm bunların altına aynı yapı imzasını atıyor. Yani içerde baskı ve zulmü artıran da, dışarıda Kürd karşıtı saldırgan ve işgalci politikaya hız veren de aynı…

Ama tüm bu anti demokratik uygulamalar ve saldırılarına karşın, çanlar AKP iktidarı için daha güçlü çalıyor.

Sadece içte biriken ve hükümetin çözemediği dağ gibi ekonomik-sosyal sorunlar ve adaletsizlik ile halkın sözkonusu baskı ve zulme karşı giderek artan tepkisi değil, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası gelişmeler de hükümeti zora sokuyor.

Bugüne kadar bir yandan ABD ve öte yandan Rusya’ya dayanarak gemisini yürüten Türkiye, Güney Kürdistan, Suriye, Libya ve Akdeniz’deki yayılmacı ve saldırgan politikası, S-400 füzeleri satın alması nedeniyle, bölge devletleri başta olmak üzere ABD, Rusya, AB ve NATO ile ilişkilerinde gittikçe zorlanıyor.

Öte yandan Türk devleti tüm saldırı, işgal ve baskı politikalarına karşın, Kürdlerin ulusal demokratik mücadelesini engelleyemiyor.

Kürdler ve Kürd ulusal hareketi bugün eskisinden daha güçlü. Başta ABD ve Rusya olmak üzere, bölgesel ve uluslararası güçlerin görmezden gelemeyecekleri bir unsur haline gelen Kürdler olmadan bölgesel bir denklem kurmak artık mümkün değil. Kürdler özgür olmadan bölgeye huzur ve güvenin gelemeyeceği gerçeği, daha geniş kesimler tarafından kabul görüyor.

Tüm baskı, sindirme, tutuklama ve yasaklarla demokrasi mücadelesinin önüne geçemeyen, saldırılar ve işgallerle Kürdlerin eşitlik, hak ve özgürlük mücadelesi karşısında aciz kalan iktidar, ne yapacağını şaşırmış durumda. İktidarını uzatmak isteyen hükümet, bir yandan AB’ye olan bağlılığından, yargı reformundan ve yeni bir anayasadan bahsediyor, bir yandan da geçmişte ileriye doğru attığı olumlu adımlardan geri dönüyor.

Kürd ulusal demokratik hareketi ve demokrasi ve değişim güçlerini zor günler bekliyor. Cumhur İttifakı iktidarını sürdürmek için her türlü yola başvuracaktır. Bu amaçla baskısını artıracak, Güney ve Batı Kürdistan’daki işgali sürdürecektir.

Bugün Türkiye’de AK Parti hükümeti ve politikalarından rahatsız olan, demokrasi isteyen, hak, özgürlük ve adalet talebi olan geniş bir kesim var.  Bu talepler aynı zamanda biz Kürdlerin de talebi ve  uğruna mücadele etmeliyiz.

Bu mücadelenin başarısı, demokratik bir yapının inşası, Kürd ulusal demokratik hareketiyle Türkiye’nin demokrasi ve değişim güçlerinin işbirliğini zorunlu kılmaktadır.  Türkiye’de Kürd sorununun barışçıl çözümü için diyalog yolunun açılması da buna bağlıdır.

Elbette bölgesel ve uluslararası gelişmelerin yarattığı fırsatlardan yararlanıp Kürdistanı özgürleştirmek ve ulusal haklarımızı elde etmek Kürdistanlı siyasi yapıların temel görevidir. Yurtsever ve demokratik güçler bu görevin üstesinden ancak ulusal demokratik bir temelde ittifak yaparak, çağdaş yol ve yöntemlerle mücadele ederek gelebilirler.

Tüm yurtsever kesimleri kapsayan Kürdistani İttifak, Türkiye’deki değişim ve demokrasi mücadelesine güç katmakla kalmayacak aynı zamanda bizi daha kötüye karşı kötüyü seçmeye mahkûm olmaktan da kurtaracaktır.

Daha da önemlisi Kuzey’deki yurtsever hareketi, dıştan gelebilecek yönlendirmelere karşı koruyacaktır.

18 Mayıs 2021

Deng dergisi, sayı 122

Şîrove Bike

MAKALELER

EN ÇOK OKUNANLAR
×