Oyunu Bozmak (2)*

Ümit Tektaş

[email protected]

18.06.2021 16:47:48

Önceki bölümünde, insanlık tarihi boyunca iktidar mücadelesi yapıldığını fakat hiçbir dönemde egemenlerin bir uçtan ötekine bu kadar rahat olmadığını; dünyanın her yanına pervasızca yayılan güçlülerin, izledikleri böl ve yönet politikalarıyla dünyayı istedikleri gibi parçalayıp paylaştığını anlatmaya çalıştım. Bu bölümde de epey zamandır dünyanın geri kalanını uyaran bir avuç insanın, üstelik benzer açılardan bakan kimi düşün insanı ve yazarlar gözünden oyunu görmenin, oyunu bozmanın üzerinde duracağım.

Aslına bakılırsa Platon’dan bu yana dünyanın bir nizamının olduğu ve bu nizama karşı insanlığın belli biçimlerde mücadele verdiği bilinmektedir. Platon bunu Devlet adlı ünlü eserinde, değerlendirirken Thomas More, Ütopya kitabında dillendiriyor, Karl Marx, Kapital’de ve ortaya koyduğu daha başka görüşlerinde bunu ifade ediyor.

Yukarıda da belirttiğim gibi yazının bu kısmında becerebilirsem eğer oyun kapsamındaki değerlendirmeler ve anılan yazarların bilgileri ışığında, oyunu bozmak düşüncesine dair bazı pencereler ve parantezler açacağım. Bununla beraber birinci bölümün son paragrafında adlarını ve eserlerini birlikte verdiğim yazarların gözünden büyük oyunun nasıl deşifre edildiğini, bu oyun karşısında insanlığın pozisyonu hakkında söylediklerini kısaca paylaşmak istiyorum.

Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon

Büyük oyuna işaret eden ve egemenlik sisteminin ürettiklerini tek tek deşifre eden çıkışlarından biri, hiç kuşkusuz Jean Baudrillard’ın “Simülasyon” kuramıdır. 1984’te 20. yüzyılın en önemli ve iddialı hatta hiç beklenmeyen sert konuşmasını yapan Baudrillard, radikal ve ayrıksı düşünceleriyle Batı toplumundan yayılan krizi haber verir. Baudrillard’a göre bugünkü sistemi kavramak için dolaşıma sürülen tezler “hiçlik”** duvarında birer birer erimeye mahkûmdurlar. Hiçlik duvarı, felsefi bir terim olarak gerçekteki özelliklerinin ortadan kaldırılması sonucu bir şeyin var olmayışı anlamında ifade edilir. Jean Baudrillard’ın anlatımında,  işlenen bu kusursuz cinayeti araştırmaya başladığımızda iletişim, sinema, reklam veya mimarlık alanlarında “gerçek” ve “hakikat” düzeneklerinin birbirleriyle nasıl yer değiştirdiğine göz atmamız yeterlidir. Simülakrlar ve Simülasyon kitabına göre bir resmin taklidi, bir eserin yorumu veya tarihi bir yapının kopyası esas enerjisini, olması gereken halini yitirerek aslının yerine geçebilmektedir. Artık her türden sanatsal kaygı, hakikat arayışı ve iletişim tarzı tüketilmek için vardır, iletişim araçları iletişimsizliğin mükemmel bir örneğini sergilerler. Söz gelimi, belgeseller anımsamaktan çok unutturmak için vardır.  Tüm olup bitenlerin yansıdığı ekranlarda her şey gizlenir, olup bitenlerin üzeri kapatılır. Böyle böyle kitleler, iletişim araçlarına sarılarak modern bir kurban töreninin ritüellerini söz birliği etmişçesine mükemmelen yerine getirirler. (Bu paragrafın tamamına yakını,  https://www.kitapyurdu.com/ sitesinden alınmıştır.)

Noam Chomsky, Dünyayı Kim Yönetiyor

New York Times’ın, “yaşayan en önemli entelektüellerden,” dediği Noam Chomsky Dünyayı Kim Yönetiyor adlı eserinde, dünyanın işleyişine dair keskin ve ezber bozan bir bakış ortaya koyuyor. Bunlardan birkaçı şöyledir:

1964’te, ABD hükümetinin Şili seçimlerinde kendi kayırdığı adayı seçtirmek için kişi başına harcadığı para, o yıl ABD’deki başkanlık seçimlerinde iki adayın birden (Johnson ve Goldwater) harcadığından daha fazlaydı.

ABD’li kuvvetler 1945’te Kore’ye girdiğinde, Japon faşist polisini ve onlarla Japon işgali sırasında işbirliği yapmış Korelileri kullanarak amansız bir baskı başlattı. Kore Savaşı’ndan önce Güney Kore’de 100.000 kadar insan öldürüldü. Siyahilerle beyazlar arasındaki çoğu fark aslında sınıf farkıdır, yoksul ve zengin beyazların arasındaki uçurum da çok büyüktür. Fakat ABD’de sınıf üzerine konuşmaya izin yoktur. Bu sözcüğü kullandığınız anda herkes bir fena olur.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok sayıda Nazi, çoğunlukla Vatikan’ın ve faşist rahiplerin yardımıyla Latin Amerika’ya kaçırıldı. Genellikle çok açık bir şekilde Üçüncü Reich*** örneğine dayanan ABD destekli polis devletlerinde askeri danışman oldular ve bölgedeki köylülere Gestapo icadı işkence tekniklerini öğrettiler.

Amerika Birleşik Devletleri'nin 4.başkanı James Madison, hükümetin birincil hedefinin “varlıklı azınlığı çoğunluğa karşı korumak” olduğuna inanıyordu. Amerika Birleşik Devletleri kurucu babalarından, meslektaşı John Jay’in de bayılarak söylediği gibi “ülkenin sahibi olanların ülkeyi yönetmesi gerekir.”

Pek çok çarpıcı fikir ileri süren Chomsky, “Yatırımın olabildiğince risksiz olması gerekir. Hiçbir şirket serbest piyasayı istemez. Onların istediği şey güçtür. Halkın istediğine ‘siyaseten gerçekçilik dışı’ deniyor. Bu da iktidar ve imtiyazın ona karşı olduğu anlamına gelir. İş dünyasının idare ettiği, işportacı bir toplumda yaşıyoruz, temel değeri hilekârlık olan bir toplum,” diyor bu sisteme.

Andrey Platonov, Mutlu Moskova

Platonov, Küresel Egemenlik Sistemi’nin karşı tarafından bildirerek,  mutlak olan egemenliktir, bunun kimin elinde ya da adının ne olduğunun önemi yoktur, ister sağdan ister soldan olsun, ister sosyalist ister kapitalist olsun, iktidar bir avuç imtiyazlının hizmetindedir demektedir.

“Rus edebiyatının geç keşfedilmiş ustalarından biri olan Andrey Platonov’un 1930’larda yazdığı Mutlu Moskova, Rusya'da ancak 1991’de, yayımlandı. Roman küçük yaşta öksüz kalan Moskova Çestnova’nın etrafında dönüyor. Hayatı keşfetmeye çalışan, içi içine sığmayan Moskova, meslekten mesleğe ve bir romantik ilişkiden diğerine geçerken hem değişik tecrübeler yaşıyor hem de ilginç karakterlerle karşılaşıyor. Moskova'nın yaşadıkları ve tanıştığı kişiler üzerinden, insan ruhunu amansız bir savaş meydanına çeviren karşıt güçleri de ustalıkla betimliyor Platonov.” (Bu paragraf, Tanıtım Bülteni’nden  (https://www.kitapyurdu.com/) yararlanılarak hazırlanmıştır.)

İlya Ehrenburg, Dipten Gelen Dalga

İlya Ehrenburg, bu kitabında Soğuk Savaş'ın ilk yıllarına ayna tutuyor. Sovyetler Birliği'ne karşı ABD’de yapılan planlar, Pentagon’dan Paris Hükümeti’ne kadar uzanan entrikalar ekseninde hayata geçirilirken, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki savaşın yeni cephesinde olup bitenler, iki kutuplu dünyanın düzeni ve düzensizliği aktarılmaktadır. Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga’dan oluşan nehir roman, 20.yüzyılın en hareketli dönemini tüm tarafları ve çeşitli yönleriyle tasvir eden dev bir eserdir. Üçlemenin bu son cildi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünyayı anlatıyor. 20.yüzyılın ortasında büyük bir yara açarak beliren dehşet bitmiştir ama şimdi daha sinsi ve daha gizli bir savaş başlamıştır. Dolayısıyla, o önüne çıkan her şeyi yakıp kavuran fırtına dinmiş gibi görünse de küller arasında kalan kordan yeni fırtınalar körüklenmektedir.

Ursula K. Le Guin, Mülksüzler

Ursula K. Le Guin, “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak,” diyor ve ekliyor, “Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor. İsimlerini toplumlarının kurucusu olan Odo’dan alıyorlar; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamış İki ayrı dünyanın ütopyası. Anarres ve Urras. Anarşistlerin, kapitalist devletçilerin etkisindeki birbirinin zıddı iki yönetsel yapı, düzen ya da düzensizlik.” (Paragraf, https://www.kitapyurdu.com/ sitesinden alınmıştır.)

Umberto Eco, Gülün Adı

Gülün Adı romanıyla bir anda dünyanın dört bir yanında ünlenen İtalyan yazar Umberto Eco, pek çok olayın yanı sıra, dünyadaki düzen ya da düzensizlik çeperi içindeki kilisenin rolünü, etkisini, oyunun bir parçası olarak oyun gücünü ve yeteneğini ele alıyor.  Eco’nun bu ilk romanı, 1980’de İtalya'da ilk yayımlanışından bu yana sayısız basım yaptı ve dünyanın pek çok diline çevrildi. Dünyada olağanüstü bir ilgi uyandıran bu romanın yankıları hâlâ sürüyor. Filmi de dünyada büyük yankılar uyandırdı. Bu romanın başarısında, kuşkusuz, yazarın ortaçağ konusunda derin ve dolaysız bilgisinin büyük payı var. Tam anlamıyla ve her bakımdan ortaçağ dünyasını yansıtmakla birlikte Gülün Adı kesinlikle çağdaş bir roman; çağdaş romana yepyeni ve uzun soluk getiren özgün bir roman. Bir anlamda ortaçağda geçen, Hıristiyanlık düşüncesini tartışan tarihsel bir roman, bir anlamda da ustaca kurulmuş polisiye ve sürükleyici bir öykü. En önemlisi olağanüstü bir dil ve benzeri az bulunur bir sanat yapıtı. (Paragrafın büyük kısmı, kitabın Tanıtım Bülteni’nden alınmıştır.)

Foucault Sarkacı, Umberto Eco

Umberto Eco'nun ilk romanı olan Gülün Adı gibi, bu ikinci romanı Foucault Sarkacı da, bildiğimiz roman türlerinden hiçbirine girmiyor. Foucault Sarkacı, çok katlı, çok değişik düzlemlerde okunabilecek bir roman. Bu da, romana değişik açılardan yaklaşmamıza olanak veriyor. Foucault Sarkacı, kısaca, irrasyonel (Us dışı) düşüncenin 500 yıllık tarihinin 500 küsur sayfalık bir serüveni: Pozitif bilimin yanı sıra, uzantıları günümüze dek süregelen, gizli bilimlerin, Ortaçağı da kapsayan çok uzun bir zaman dilimi içinde bilim-büyü kardeşliğinin öyküsü. (Paragrafın büyük kısmı, kitabın Tanıtım Bülteni’nden alınmıştır.)

George Orwell, 1984

George Orwell’in başyapıtı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı eserindeki kavramlar ve seçtiği dil anılmaksızın dünyadaki küresel egemenlik sistemini anlamak ve kavramak neredeyse olanaksızdır. Bu kitap ister sağdan ister soldan ister karma bir siyasal ideolojiden olsun bütün iktidarların küresel bir gücün etkisinde ve onun öngördüğü yolda olduğunu ileri sürmektedir. Okyanusya bir ülke veya dünya adıdır ve orada, her yerdekine şu ya da bu şekilde benzeyen baskıcı bir iktidar vardır. Söz konusu iktidar kendine özgü bir dil, korku salmak ve daha rahat yönetmek için kavramlar yaratmıştır. Bunlar; “Büyük gözaltı, ‘çift düşün’ işlemi, bellek deliği, düşünce suçu ve buharlaşma, mahalle baskısı, erotizm karşıtlığı, ‘büyük birader bizi gözetliyor’, yeni söylem,” gibi icatlardır.

Anılan kitapta, totaliter ve baskıcı bir iktidarın kontrolünde olan Okyanusya toplumu anlatılır. Toplum, parti ve onun lideri Büyük Birader’in diktatörlüğünde sınıflara ayrılmıştır. Hiyerarşik sınıflamada, ortalarda yer alan bir memur, romanın başkahramanıdır. Doğruluk Bakanlığı’nda çalışan dış parti üyesi Winston Smith’in gözünden baskı altında yaşayan Okyanusya toplumu anlatılır. 20.yüzyılın en popüler romanlarından biri sayılır. Daha önce yazdığı kurgu eser Hayvanlar Çiftliği ile 1984’ün benzer çıkış noktaları olduğunu söyleyebiliriz. Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir. Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Bugünü kontrol eden geçmişi de kontrol eder. Partinin bu iki söylemi kitapta sık sık geçer. 1984’te anlatılan toplum düzeni, bugünün dünyasında olduğu gibi bir uçtan ötekine büyük bir gözaltı ortamıdır. Romanda, özgürlüklerin tümden ortadan kaldırıldığı, güç ve iktidarın sınırsızca kullanıldığı bir yönetim biçimi anlatılır. Ustaca yalanlar uydurarak, gerçeği ve yalanı aynı anda savunmak. Çelişkili olanlara aynı anda inanmak ve o an için işine geleni savunmak. Eski gazete haberlerinin, iktidarın söylemine uygun olarak yeniden düzenlenmesi. Yani, geçmiş söylencelerin, taahhütlerin, iktidarın işine gelecek şekilde güncellenip, geçmişin değiştirilmesi. (Paragraf, kitabın Tanıtım Bülteni’nden yararlanılarak hazırlanmıştır)

 Anılan yazarların hatta konu hakkında yazanların hemen hepsi yönünden dünya düzeni ya kurgusaldır ya da bu düzen bir zor aygıtı tarafından sağlanır. Yönlendirilebilir toplum, korkuyla yönetilen ya da korkuyla korkutulan toplum,  biat eden veya ‘sürü’ toplum, distopik toplum gibi pek çok toplum algısı ya da toplum oluşturma çabası dünya nizamının en önemli malzeme, oyun ve oyuncu havuzudur. Yeri gelmişken ve yazının sonuna gelirken edebiyatın birçok türünde yer alan, beli kurmaca eserlerin kaynağı olan distopik toplum kavramı için birkaç şey söylemek istiyorum. Distopik toplum baskıcı koşullar altında yaşamını sürdüren kurgusal toplumlardır. Distopik toplum, fakirlik, sefalet, zulüm, terör, saldırı, baskıcı yönetim gibi birden fazla sorun yansımasını taşıyan kurgusal ve gelecek zamanda ortaya çıktıkları varsayılan toplum çeşididir. Konusu gelecek zamanda geçen birçok filmde ve klasik hikâye içerisinde yer alan distopik toplum, aşırı nüfus artışı ardından kısıtlanan insan özgürlüklerine ve hakları kontrol eden katı yasalara sahip olan topluluklardır. Diğer yandan bilim kurgu eserlerinde, saldırı, kıtlık, enerji kaynaklarının tükenmesi gibi problemler yaşayan toplumlar distopiktir.

Kısacası günümüz dünyasındaki büyük çaplı her şeyle beraber, sorunlu olan her coğrafyada haklıyı yoldan, haklılık mücadelesini rayından çıkarmak, Küresel Egemenlik Sistemi’ni baki şekilde güvende tutmak, sistemin ömrünü uzatmak için planlanmıştır. Zira ABD’nin başını çektiği dünyada tek bir sınıf vardır ve Chomsky’nin dediği gibi artık sınıflar üzerine konuşmaya izin yoktur. 18.06.2021

(*) Yazının bu bölümü anılan kitapların Tanıtım Bülteni’nden, özetlerinden ve arka kapak yazılarından ve ayrıca https://www.kitapyurdu.com/ sitesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

(**) Gerçekteki özelliklerinin, durumlarının ortadan kaldırılması sonucu bir şeyin var olmayışı, yokluk.

(***) Üçüncü Alman İmparatorluğu.

NOT: Samuel P. Huntington Amerikalı siyaset bilimci, Paul Henze Amerikalı yazar, Zbigniew Brzezinski Amerikalı siyaset bilimci, Morton I. Abramowitz Amerikalı diplomat, Henry Kissinger Amerikalı politikacı, Michael Scheuer Amerikalı yazar, Steven Levitsky Amerikalı siyaset bilimci, William Blum Amerikalı gazeteci. Adı geçen isimlerin hemen hepsi, küresel sermayenin çıkarlarına uygun ve birbirine benzer görüşleri ortaya koymuşlarıdır.

Şîrove Bike

MAKALELER

EN ÇOK OKUNANLAR
×