Sivas’ta Yanan Kültür Ve Asım Bezirci

Mehmet Bayrak

[email protected]

19.12.2021 13:23:19

Mehmet Bayrak

Sivas/ Madımak katliamı denince, aklıma gelen husus, bir dine bağlanan “ihrak-ı binnar” (ateşe atarak yakma) geleneği çerçevesinde daha Fatih döneminden başlayarak Bâtınî öğretiye mensup Temennayî gibi onbeş dolayında kalenderi- hurûfî derviş – şairin katledilmesi; 18. Yüzyılda Osmanlı Valisi Kanyiyici Bekir Paşa’nın, Afyon’a bağlı Emre köyünde tüm Alevi köylüleri tekkeye doldurarak ateşe vermesi ve bunun bir gelenek olarak yakın geçmişe kadar devam etmesidir.

2 Temmuz 1993’te Sivas/ Madımak’ta naklen yayın yapar gibi bunun günboyu devam ettirilmesi hafızalardan silinmediği gibi; burada geçmiştenberi tanıdığım birçok kültür insanının katledilmesi ve doğrudan tanıklıklarım, duygu ve düşünce dünyamda kalıcı izler bıraktı.

Herşeyden önce, Haziran- 1980’de düzenlenen ve Pir Sultan anıtının açılışının yapıldığı ilk Pir Sultan Abdal Festivali’ne konuşmacı olarak katılan yazarlardan biriydim. Ancak, bu kez “Kürt” kimliğimden dolayı olsa gerek, çağrılmamıştım... Buna rağmen, merak saikiyle ülke içinden ve dışından nice dost ve arkadaş arayarak üzüntüsünü paylaşma gereği duymuştu...

Katılmasam bile, katılımcı yazar-çizer , şair ve ozanların neredeyse tamamı dostlarımdı. 1973’te İstanbul’da tanıdığım ve komşuluk ettiğimiz tanınmış yazar ve eleştirmen Asım Bezirci, ilk kitabımın yayımlanmasına vesile olan bir dost ve ağabeydi. Halk ozanı Nesimi Çimen, hemşehrimiz ve ata- dede dostuydu ve ünlü curasını bir akrabamız yapmış ve hediye etmişti; yazar- gazeteci Battal Pehlivan, kökenden akrabamız ve katliamdan kurtulup Ankara’ya ulaştığında evimizde eşiyle birlikte misafir ettiğimiz bir ata- dede dostuydu; ressam ve karikatürist Asaf Koçak, sahibi bulunduğum Özgür Gelecek Dergisi’nin teknik danışmanı ve çizeriydi; şair Behçet Aysan ve Metin Altıok, TRT’de görevli olduğum yıllarda tanıştığımız dostlardı ve Behçet, doktor olduktan sonra kendisini İzmit’e yardım talepli bir mektupla yollamıştım; Hasret Gültekin, hem benim hem çocuklarımın arkadaşı, yaşından beklenmeyen yetkinliğe sahip bir sanatçıydı ve onu da Almanya’ya yardım talepli bir mektupla yollamıştım; semah ekibinden Yasemin Sivri ve Serpil Canik, Sivas’a gitmeden büromuza uğramış ve yayınlarımızdan alıp birlikte götürmüşlerdi...

Doğrudan gitmesem de, katliamdan kurtulan birçok yazar arkadaşı Esenboğa Havaalanı’nda karşılamak; hayatını kaybeden birçok sanatçının cenazelerini Mürted Askeri Havaalanı’nda karşılamak durumunda kalmıştım. Şair Ali Yüce, araştırmacı Battal Pehlivan, hikayeci ve romancı Burhan Günel, yazar Öner Yağcı, Hidayet Karakuş ve Ali Balkız’ın karşılama sırasında boynuma sarılarak, “Gördün mü, Devlet bizi yaktı...” sözleri hâlâ kulaklarımda. (Bu konuda bkz. M. Bayrak: Bir Siyaset Tarzı Olarak Alevi Katliamları; Özge yay. Ank. 2011, s. 276).

Musa Eroğlu ve Gülşen Altun, bir gün önceden Ankara’ya dönmüş; Arif Sağ, Ali Çağan ve İlhan Cem Erseven gibi kimi arkadaşlar ise helikopterle Gölbaşı’na inmişlerdi.

Asım Bezirci’yle Hukukumuz...

Erzincan’lı Asım Abi, İstanbul Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nü bitirmiş ancak tıpkı Ahmed Arif , Enver Gökçeve daha niceleri gibi “komünistlik” suçlamasıyla kendisine kamuda görev verilmediği için o da Alarko Holding’de muhasebe işlerinde çalışıyordu.

İlk kitabıma vesile olan kişiydi. 1971’de, eski ve yeni kuşak sosyalistleri biraraya getiren Gelecek dergisinde ve başkaca dergilerde yazılarımı görünce, bir “Türk Yazarları ve Şairleri” dizisi başlatan Tel Yayınları’na Tevfik Fikret’le ilgili kitap yazmamı tavsiye etmiş ve ilk kitabım 1973’te böylece çıkmıştı. Bundan kısa süre sonra görüşmeye başlamıştık. Fatih semtindeki evlerine yakın bir Müze’de çalışmaya başlayınca, bize de hemen karşısında bir ev bulmuş ve öylece komşu olmuştuk. O tarihten sonra evcek daha sık görüşmeye başlamıştık. Eşi Refika Taner de, çalışmaların daktilo edilmesinde kendisine oldukça yardımcı oluyordu. Nitekim, 1974’te yayımlanan “Seçme Romanlar”ı birlikte hazırlamışlardı ve bunun tanıtımı için ben de bir yazı kaleme almıştım ( M. Bayrak: Seçme Romanlar; Yeni A Dergisi, Mayıs- 1974).

1976 yılında kaleme aldığım bir başka yazımda da, Nurullah Ataç’ın“öznel eleştiri” anlayışına karşılık onun “nesnel- bilimsel eleştiri”ye katkısını işlemiştim. Sözgelimi N. Ataç, köyden- köylüden söz açan, kendi deyimiyle “tezek kokan şiirden hoşlanmadığını” söylüyordu. Buna karşılık Bezirci’nin, bu “öznel” yaklaşımlara karşı çıkarak, “nesnel- bilimsel eleştiri anlayışını sosyalist görüşle birleştirme yolunda bertakım yöntem, kuram, uygulama örnekleri verdiğini” vurguluyordum. Kimi yeni söyleyiş özellikleri getirse de, anlamsız bulduğu “İkinci Yeni Şiir”e ağır eleştiriler getiriyordu.

Bezirci, 1983’te yayımladığı “Nurullah Ataç” üstüne bir çalışmasında; bu iki farklı eleştiri anlayışını eni-konu irdeler ki, bunu da zamanında bir yazı konusu etmiştim (Karşı Edebiyat, 2/1986. Bkz. Alevilik- Kürdoloji Türkoloji Yazıları,Cilt:1/2009).

Gerek Modern Dönem Edebiyatı, gerek Çağdaş Edebiyat, gerekse Halk Edebiyatı konusunda birçok eser hazırlayan Asım Bezirci’nin, önemli çalışmalarından biri de “Tevfik Fikret’in Bütün Şiirleri”dir. Ankara’da TRT’de görev yaptığım bu aşamada, Fikret’in ilk kez yayımladığım “Harb-ı Mukaddes” ve tümünü ilk kez yayımladığım “Tarih-i Kadim’e Zeyl” şiirlerini kendisine verdiğim gibi; Fikret’in birçok şiirini Osmanlıca asıllarıyla karşılaştırarak kendisine katkıda bulunmuştum. Bu dayanışma, ikimizin de “Pir Sultan Abdal” üzerine kitap yayımladığı 1986 yılından sonra onun kitabının genişletilmiş yeni basımını hazırladığı sırada da devam etmişti.

Bezirci, bu konudaki katkılarımıza ilgili kitaplarının dipnotlarında değindiği gibi, daha 1980’de, Süleyman Yağız’ın kendisiyle yaptığı bir konuşmada; umut veren genç eleştirmenler arasında Mehmet Bayrak, Mehmet Ergün, Mehmet YaşarBilen ve Ahmet Telli isimlerine yer veriyordu. ( Bkz. S. Yağız: Asım Bezirci’yle Konuşma; Eleştiri Dergisi, 1 Mart 1980).

Asım Bezirci’yle birlikte 33 aydının yakılarak katledilmesi üzerine, kimi etkinliklere katılmakla birlikte doğrudan yazı yazmaya elim varmamıştı. Ancak, 1995’te Kurucu Başkanı olduğum Kürt Sanat, Kültür ve Bilim Merkezi’nin görevlerinden biri olarak, Newroz gibi birçok tarihsel- toplumsal- kültürelolgunun yanısıra, bizi doğrudan ilgilendiren bu yakıcı insan ve kültür kıyımının hemen 2. Yıldönümünde söylenecek sözümüz vardı. İşte, bu konuda kaleme aldığım ve Köln’de 29.6.1995’te yayımladığım bir basın açıklaması:

Pir Sultan’ı Dâra Çekenle, 33 Aydını Yakan Aynı Anlayıştır...

Sıvas’ta Madımak Oteli’nin yakılmasıyla 33 biliminsanı ve sanatçının katledilmesinin ikinci yılı doluyor. Anadolu tarihinin en dirayetli ozanlarından Pir Sultan Abdal’ın anısına gerçekleştirilmek istenen şenlik, Türk Devletinin ince ve kanlı hesapları sonucu 33 aydının yakılarak katledilmesiyle noktalandı.

Nüfusu 30 milyonun üzerinde olan Kürtler’in büyük bölümünü yüzyıllardır ezen ve sömüren Türk Devleti, Kürtler’in bir kez daha başkaldırması karşısında bocaladı. Her sıkışma karşısında kitlesel cinayetlere başvurmaktan geri durmayan Devlet, bu defa da devamı olduğu kanlı Osmanlı Devleti’nin astığı Pir Sultan Abdal Şenliği’ni kana buladı. Amacı, bilindiği gibi her milliyetten Aleviler’e “şeriat”la gözdağı vererek, Kemalist sistemi koruma altına almaktır.

Aleviliğin adına değil de özüne sahip çıkanlar,  Devletin gerçek yüzünün ne olduğunu anlamakta gecikmediler. Zaten bu Devletin, Aleviler’i sevmediği ve kitlesel katliamlardan geçirdiği bilinmektedir. Konunun önemli bir başka boyutu da, Devletin şeriatçılar içinden olduğu gibi, Aleviler içinden de kendisine uşaklar bulduğudur.

Herşey apaçık ortadadır. Ya Devletten yanasınız, ya halktan yana. Gerçek Alevi, kendini dürüstçe ortaya koyan ve tavrını belli etmekten kaçınmayandır. Hem Devleti destekleyen, hem de “sol” söylemlerle “potansiyel solcu” Aleviler’e nüfuz etmeye çalışanlar, olsa olsa çağdaş sahtekâr olabilirler. Hem İmam Hüseyin’e sahip çıkmak, hem de sicilli katillere Cemevi temeli attırmak, Aleviliği ayaklar altına almaktır.

Bu din bezirgânlarına ve sahtekârlara bel bağlayıp el öpmek, Hüseyin’i bin kez daha öldürmektir. Lice’yi yakanlar, Nesimî’yi de yüzenlerdir. Hallac-ı Mansur’u katledenler, Dersim’i bir kez daha yakanlardır. Dün Pir Sultan’ı asanlar, bugün Kürt köylülerine bok yedirenlerdir. Günümüzün gerçekleri bunlardır. Sorun “insanım” demek değil, insan olmanın görevlerini yerine getirmektir. Yoksa Maraş’ların, Sivas’ların ardından Gazi Mahalleleri gelir ve daha da geleceği açıktır.

Bundan iki yıl önce yakılarak katledilen sanatçı ve biliminsanlarımızı bu duygularla anıyor ve Pir Sultan’ı Sivas’ta dâr’ çekenlerle, 33 aydını Sivas’ta nâr’a yakanların aynı kişi ve anlayışlar olduğunu bir kez vurguluyoruz.

Ne diyordu Pir Sultan Abdal?

Kaçıncı ölmem bu hâin

Pir Sultan ölür, dirilir...

Kuşkusuz, gerek kurumsal yazar kimliğimizle gerekse “sınır tanımayan aydınlar ve sanatçılar” olarak buna benzer birçok etkinliğe katılıyorduk. Ancak, bu etkinlikler içinde hayatımda iz bırakanlardan biri, aynı yıl içindeki bir Newroz kutlamasıydı. Yine kurumsal kimliğimle yayımladığım bir mesajda şöyle diyordum:

Bir halkın toplumsal vicdanı neyi öngörüyorsa, geleneksel töre ve törenleri de ona özgü bir biçim ve içerik kazanıyor. Tarih boyunca kurtarıcı özlemi duyan bütün toplumlar gibi Kürt toplumu da; kurtuluş özlemini dile getirmek, giderek haykırmak için kötülüğü ve despotizmi simgeleyen zâlim Dehak’ı, halk devrimcisi Devrimci Kawa’ya öldürterek, onların kişiliğinde mazlumun kurtuluşunu yansıtan bir bayram ve buna bağlı bir destan yaratmıştır. Bu bayramın ve destanın adı, yeniden doğuş anlamına gelen NEWROZ’dur.

Newroz, birçok halk kültürünün emzirip beslediği bir bayram ve destan olsa da, dünyanın en mağdur ve en mazlum halklarından biri olan Kürt halkının beklentileri ve toplumsal vicdanıyla tümden çakışmaktadır.

Dağbaşlarında yakılan ateşler, Kürt halkının özgürlük özlemini; el-ele, kol-kola durulan halaylar, Kürt halkının dayanışma duygularını bilince çıkarmaktadır. Üstelik, bunu yalnızca Newroz’dan Newroz’a değil; fırsat bulduğu her mekânda halayları ve türküleriyle dile getirmektedir. Kürt halk türküleriyle ağıtlarının içiçe geçmesi, anlatı halaylarıyla şenlik halayları arasındaki geçişmeler bundandır.

Bundan dolayıdır ki, Kürtler’in asimilasyonuna ilişkin gizli raporlarda; “giyim- kuşamın, türkülerin, halayların, düğünlerin, şenliklerin, toplumun gelenek ve görenekleriyle töre ve törenlerinin; yurtseverlik, milliyetçilik ve uluslaşma duygularını daima uyanık tuttuğu, bundan dolayı mümkün olduğunca önlenmesi ve yasaklanması gerektiği” ifade edilmektedir.

Öyleyse, türkülere ve halaylara devam, hiç susmasın kılam ve govendlerin sesi... Çünkü halkımız bin yıllardır özgürlüğü özlüyor... Ne diyordu Ozan Telli?

Seni kanat seslerinden tanırım özgürlük/ gül kokundan/ mavi renginden/ Sen gökyüzü/ duru akan su/ nar gibi kızarmış ekmek/ ve kırık zinciri Spartaküs’ün/ ve dağ yeli/ dere seli/ çıra türküsü/ dilimin şakıdığı / elimin dokuduğu/ en güzel nakış özgürlük...

Cezaevi’nden Yılmaz Güney’i Anma Toplantısı’na Mesaj...

Hayatımda iz bırakan mesajlardan birini de, 1989 yılında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ndeyken, Almanya’daki“Yılmaz Güney’i Anma Etkinliği”ne göndermiştim. Bu mesajda da şunları söylemiştim: Değerli Dostlar, geçtiğimiz 1988 yılında Heidelberg’de düzenlenen “Yılmaz Güney’i Anma Toplantısı”nda aranızdaydım, şimdiyse üç arkadaşımla birlikte Ankara Merkez Cezaevi’ndeyim. Üstelik bunlardan biri, dergimizde yayımlanan tek cümlesinden dolayı tutuklanmış 7 aylık hamile bir arkadaş. Tümümüz, sömürgeci güçlerin yumuşak karnı Kürt sorununa dokunan “Özgür Gelecek” Dergisi dolayısıyla tutuklandık...

Geçtiğimiz yılki birlikteliğimizden buyana 4 kez gözaltına alındım, 2 kez tutuklandım. Ancak, buna rağmen mücadelemiz devam ediyor ve biliyoruz ki, haklı olan, sonunda mutlaka kazanacaktır... Bu duygularla, büyük yurtsever devrimci sanatçı Yılmaz Güney’in anısı önünde saygıyla eğiliyor ve tümünüze dostluk ve dayanışma selamlarımı iletiyorum...

Şîrove Bike

MAKALELER

EN ÇOK OKUNANLAR
×