Tatlı Su Kaynakları Kullanımı Ve Paylaşımı Sorunları
11.08.2021 12:08:37

Kısa tarihçe

Suyun kullanım tarihçesi, insanlık tarihi ile paralel bir süreç izler. İnsanların suyu kuraklığa karşı, depolayarak kullanması da bir o kadar eskidir. Dünya’da bilinen en eski baraj, M. Ö. 3000 civarında Ürdün’de yapılan ve 1970’te ortaya çıkartılan Jawa Barajı’dır. Henüz dünya nüfusu 10 milyon bile değilken, Jawa bölgesinde yapılan bu barajı, başka barajlar izlemiş. Bildiğimiz tarihi barajlardan biride, Mısır’da M. Ö. 2650’de yapılan Sadd el-Kafara Barajı’dır. (Bu baraj Mısır’ın kuzeyinde Nil kıyısında yer almaktadır). Anadolu’da ise; henüz 600 bin nüfusun yaşadığı 3250 yıl önce Hititler tarafından baraj yapılmış olması, insanlığın suya geçmişte de ne kadar çok ihtiyaç duyduğunu gösteren önemli örneklerdir.

Suyun önemi

Su, yaşam demek, enerji demek. Sadece insanlar için değil doğadaki tüm canlılar ve eko sistemlerin sürekliliği için de yaşamsal doğal bir kaynak. Böylesi önemli bir role sahip suyun, paylaşılması, özellikle tatlı su kaynaklarının doğru kullanılması, daha da önem kazanıyor. Dünyadaki tatlı su kaynaklarının sınırlı olduğunu da biliyoruz. Dünyamızın su kaynaklarının %2. 5-3’i tatlı su kaynaklarıdır. Bunun da büyük bir bölümünü buzullar, yeraltı suları gibi kullanılması çok zor olan kısmı teşkil etmektedir. Geriye kalan, atmosfer ve yüzeyde bulunan sulardır. Nehir suları bu bakımdan çok önemlidir. Yeryüzündeki dağılımı da oldukça dengesizdir. Dünya nüfusunun önemli bir bölümünün bundan etkilendiği tartışma götürmez bir gerçek. Coğrafyamız bu konuda cömert olsa da, bölünmüş olması, hızla artan nüfus, (BM verilerine göre her 45 yılda dünya nüfusu %100 artmaktadır. Biliyoruz ki bu oran bölgemizde bunun iki üç mislidir), teknolojinin gelişmesi, sanayileşme, tarımda sulama, kentleşme sonucu ihtiyaçların çeşitlenmesi, küresel ısınma(iklim değişiklikleri), su kaynaklarının, çevresel kirlenmeden yeterince korunamaması eksik ve yanlış planlamalar gibi daha birçok nedenlerle ihtiyaçları karşılamaktan uzaklaşmaktadır. Dünyada olduğu gibi bölgemizde de, su paylaşımı günümüzün önemli ve stratejik konularından biri olmuştur.

Paylaşım Sorunları

Dünya’mızın sınırlı su kaynaklarına sahip olduğunu belirtmek yetmiyor, kirlenmeye, küresel iklim değişikliklerine karşı korunamadığı gibi, adil ve eşitçe paylaşılmadığı için de bu alanda sorunların, anlaşmazlıkların her gün büyüyerek çoğalmakta olduğunu da vurgulamak gerekiyor. Yazılı tarihten de biliyoruz ki, bu kavgaların geçmişi epey eskidir. Yeryüzündeki binlerce savaş, çatışma ve göç ve sömürge olayları da bu sebeptendir. Çağımızda, bunun farklı biçimlerde devam ettiğini söylemek mümkündür. Dünya nüfusunun %48’ini oluşturacak 3. 5 milyar insanın “su sorunlu’’ bölgelerde, bu rakamında 2. 4 milyarı “aşırı su sorunlu” bölgelerde yaşamak durumunda kalacağı söylenmektedir. Bilhassa konumuz olan sınırı açan sular konusunda, 260 kadar anlaşmazlık olduğu, benzer konuda, 500’e yakın ikili/uluslararası antlaşma veya protokol yapıldığı biliniyorolmasına rağmen, onlarca sıcak çatışmanın meydanageldiğini, ülkeler arası gerginlik yaşandığını, buna bağlı olarak, ekonomik, sosyal ve kültürel işbirliği imkanlarının engellendiğini söyleyebiliriz.

Hangi sınırlar

Türkiye sınırları içinde bulunan 26 su havzasının, 6’sı, “sınırı aşan sular’’ kapsamında yer almaktadır. Dicle, Fırat, Çoruh, Aras, Meriç ve Asi havzaları bu konumdadır. Türkiye’nin toplam brüt yüzey suyu potansiyeli yıllık 186 milyar m3 olduğunu biliyoruz, bu altı havzadaki suda bunun %36 sına karşılık gelmektedir. Bizim konumuz bu defa Dicle ve Fırat suları ile ilgili olduğu için sadece Dicle ve Fırat havzalarını ele alıyoruz. Fırat toplamda, Türkiye, Irak, İran ve Suriye havzaları içinde 85 milyar m3 su potansiyeline sahip. Sadece Kuzey Kürdistan havzası tek başına, 31. 61 milyar m3 yıllık su potansiyeli barındırıyor. Dicle’ye gelince; toplamda, yani Türkiye, Suriye ve Güney Kürdistan(Irak dahil) 52. 7 milyar m3/yıl su potansiyeline sahip, bu potansiyelin 21. 33 milyar m3/yıl miktarı ise Kuzey Kürdistan’dadır. Bu iki nehir ayrıca, Türkiye’de üretilen enerjinin %10 gibi önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bölge vatandaşları elektrik faturalarını ödemekten mustarip olsa da, elektrik kesintileri insanları canından bezdirmiş olsa da; Kürdistan, daha birçok hidrolik kaynaklara (nehirlere, göllere, dere ve çaylara sahip), Kürdistan’ın özellikle zengin iki nehir suları, geçmişten günümüze bu bölgeye olan ilgi ve saldırıları da beraberinde getirmiştir. Son yüz yılda Kürtlerin üzerinde yaşadığı toprakların, kalın duvarlarla bölünmüşlüğü, katliamlarla karşılaşmaları, coğrafyalarından uzağa göçe zorlanmaları, dillerinin ve kültürlerinin yasaklanması, kaderlerini özgürce belirlemenin engellenmesinin, önemli sebeplerinden biride coğrafyalarının zengin doğal kaynaklara sahip olmasıdır. Şüphesiz bu bölünmenin, işgalin, hiçbir meşruiyeti olmadığı gibi, hukuku da yoktur. Sınırı aşan sulardan bahsederken, bahsettiğimiz sınırlar; sadece Kürtleri birbirinden zorla ayıran sınırlar olduğunu tüm dünya alem bilmektedir.

Türkiye’nin Dicle- Fırat sularına yönelik politikaları

Türkiye, Fırat ve Dicle sularının, uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde, “hakça ve akıllıca kullanımı ilkesi’ne’’ uygun bir kullanım politikası içinde olmadı, olması da kısa vadede beklenmiyor. . Suyun paylaşımı konusunda, işi yokuşa sürerek, komşu ülkelerle suyun tahsisine yanaşmamaktadır. Bu uyguladığı su politikasını açıkça söylemek yerine; gizlemeye çalışmaktadır. Herkesin gözünün içine bakıp “Türkiye, hakkaniyetli bir paylaşım konusunda, hangi ülkeye ne kadar su verileceğinin belirlenmesi için, temelini bilimsel ve objektif kuralların ortak kriterlerin gerekliliğini savunmaktadır. Diyor”, benzer, yuvarlak, yüksek perdeden, kendince diplomatik söylemlerle mevcut tutumunu sürdürmektedir. “Ortak teknik komite”, “ortak kriterler’’, “üç aşamalı plan’’ gibi komşu ülkelerce kabul görmesi mümkün olmayan tezler öne sürerek sorunları ertelemeye çalışmaktadır. Fırat nehri ile ilgili olarak, Suriye ile 1987 yılında yapılan protokole göre, ayda ortalama 500m3/s (yılda 15 milyar768 milyon m3) suyu vermeyi taahhüt etmiş olmasına rağmen, bu miktarın 200 milyon m3’e inmiş olması, bu taahhütlere bile uymadığı görülmektedir. Bunun kabulü mümkün değildir.

Türkiye’nin yaklaşımı; bölge üzerindeki, sömürü ve baskıya dayanan sömürgeci anlayışının bir parçası. Bundan ayrı düşünmek mümkün değildir. Bunun içindir ki; her politik söyleminde, “Sular, ülkemizin yer aldığı coğrafi bölgenin jeopolitik durumu göz önünde bulundurulduğunda çok büyük bir önem arz etmektedir’’ diyor ve devamında amacını daha net biçimde açıklamaya çalışıyor. “Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde gerçekleştirilmekte olan Güneydoğu Anadolu Projesi, (GAP) sadece kapsadığı 13 büyük enerji ve sulama projesiyle değil, aynı zamanda söz konusu iki nehrin de sınırı aşan su niteliğinde olması nedeniyle dünya kamuoyunun dikkatlerini çekmektedir. ’’Derken Türkiye her alanda olduğu gibi işi bölgenin jeopolitiğine, kurnazlığa bağlayıp, çözümleri yokuşa sürmektedir. Dünya kamuoyunun hassasiyet gösterdiği konuları es geçiyor. Devamında, uluslararası baskıdan, halkların tepkisinden kaçmaya çalışırken de” bu projeleri kendi imkanlarımızla yaptık’, egemenlik benimdir demeye çalışıyor. Devamında, gerçek dışı savunmalara başvuruyor, batağa saplanıyor. “Türkiye bitirmiş olduğu baraj/depolama tesislerive HES’ler ile bu nehirlerin Türkiye, Suriye ve Irak’ta meydana getirebileceği taşkın zararlarını minimuma indirmiş, ayrıca regule edilmiş su aktarma imkânı yaratarak kuraklık dönemlerinin zararlarını da ortadan kaldırmıştır’’ gibi gerçek dışı beyan ve ifadelerde bulunarak çözümsüzlük politikasını devam ettiriyor. Dicle ve Fırat havzaları için “iki nehir tek havza yaklaşımı Türkiye için vazgeçilmezdir’’politikası yürütürken, bu bağlamda uluslararası kurallar ve komşu ülkelerle yapılan protokollerin hiçe sayıldığı anlaşılmaktadır.

 Tarım Bakanı Pakdemirli’nin açıklamaları da bu doğrultudadır. "Önümüzdeki yılı 2021 su ve sulama yatırımlarında hamle yılı olarak ilan ettik. Bu kapsamda yeraltı barajları başta olmak üzere (Tarım ve Orman Bakanlığının kuraklığa karşı en önemli çalışması yeraltı barajları olacak. 2023'e kadar 150 barajın yapımı hedefleniyor), suyu tasarruflu ve verimli kullanma konusuna daha çok odaklanacağız. Her şey bireyle başlıyor. 83 milyonun tasarruf etmesi gerekiyor. Suya artık bir mücevher ve ALTIN gözüyle bakmamız lazım. Bugün su kısıntısı yaşayan Ülkeler arasındayız, yarın su kuraklığı yaşayan ülkeler arasına girebiliriz. " 

 Türkiye’nin mücevher dediği, altın dediği sadece su değil, Kürdistan’ın tüm doğal zenginlikleridir. Bölgede yaşayanların hak ve özgürlüklerinin her gün kötüye gitmesinin de, yoksulluğun, cehaletin de sebebi bu sömürü ve baskı sistemidir. İşte FIRAT, işte DİCLE; yanı başında yoksul, insan hak ve özgürlüklerinden yoksun yaşadığımız coğrafyamızın sayılarla ölçülemeyen sadece iki doğal kaynağı.

FIRAT:

Uzunluğu 2800 KM, kurulu güç 6396 kw, Türkiye’deki hes enerji üretimine katkısı %27. 79, Türkiye’deki deki enerji üretimine katkısı %8. 16civarında. Ana güzergâh üzerindeki baraj ve hidro elektrik santralleri;

 


Keban barajı ve hes: 1330 MW, Karakaya barajı ve hes: 1800 MW, Birecik barajı ve hes: 672MW, Kargamış ve hes: 189 MW

FIRAT’ın Kolları üzerindeki barajlar ve hes projeleri: Çatal Tepe, Sirimtaş, Büyükçay, Kocali, Kahta barajları ve başka branş üzerinde, Çataltepe, Gömikan, Camgazi, Hancağız, Kemlim, Kayacık, Şanlıurfa sayılabilir.

MUNZUR projesi kapsamındaki baraj ve hes projeleri:

Munzur barajı ve hes, Pülümür barajı vehes, Bozkaya barajı ve hes, Kale tepe barajı ve hes, Komaktepe barajı ve hes, Ak Yayık barajı ve hes,

 PERİ ENERJİ KADEMELERİ KAPSAMINDA,

Tatar barajı ve hes, Seyrantepe barajı ve hes, Pembelik barajı ve hes, Özlüce barajı ve hes, Kığı barajı ve hes

DİCLE:

Uzunluğu toplamda, 1900 KM, 21. 33 milyarm3 su potansiyeline sahip,

DİCLE ana güzergahı üzerindeki barajlar; Kral kızı barajı ve hes(95 mw), Dicle barajı ve hes (110 mw), Ilısı barajı, hes: (1200MW), CİZRE barajı ve hes(240 mw) toplamda 1645 MW TR’deki HES’lerdeki payı %4. 431MW ve Türkiye genelindeki payı % 1. 3 MW’dır.

DİCLE’nin kolları üzerinde kurulan barajlar ve hes: Batman, Kayser, Garzan barajı ve başta olmak üzere; Silopi, Hezil, Uludere, Ballı, Kavşaktepe, Çetintepe, Musatepe ve daha irili ufaklı yüzlerce baraj gölet sayabiliriz. Ayrıca terör bahanesiyle yapılmış güvenlik barajları da cabası. Yapılan santral ve barajların güvenliğini sağlamak adı altında, bölgeye asker yığmanın da birer gerekçesi sayılmaktadır.

Türkiye, Dicle ve Fırat sularını, “Entegre havza yönetimi’yle’’ GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi ) adı altında sürdürmektedir.

-Havza bölgesi yönetimi’’ dediği, Kuzey Kürdistan’daki uygulamaları;”bölgenin sorunlarının büyük ölçüde çözümünü kolaylaştıracağım’’ iddiası Kürtleri ve dünyayı yanıltıcı olmanın ötesine geçmemektedir.

Şöyleki;

-”Kırsal alandaki verimliliği ve istihdam olanaklarını artırarak iç göçün azaltılacağı’’ yalanı yine bu alandaki baskıları önlemeye yönelik bir hedef saptırma olarak kaldı. İşsizlik, yoksulluk ve göç tüm hızıyla sürdü. Sürüyor. İstatistikler, rakamlar da bunu gösteriyor.

-”Sosyal istikrar’a hizmet, ihracatın teşviki’’gibi önemli gelişmelere hizmet edeceği propagandası da bir fiyasko. Tam tersi gelişmeler sürmektedir. Halkın seçtiği belediye başkanları içeriye alınarak yerlerine kayyumlar atandı. Kürt politikacılar, yazarlar, aydınlar ceza evine konuldu. Terör bahane edilerek bölge savaş alanına çevrilmiş durumda.

-GAP’ın hedefleri arasında en çarpıcı madde de “eğitim- öğretim, sağlık, altyapı, ve teknolojik gelişme için bir talep yaratıcısı rolünü oynayarak bölgenin imajını, toplumsal refahını ve bölge halkının motivasyonunu geliştirmesi sağlanmaktadır. ’’Denildi. Evet bu maddedeki hedefler, açık biçimde sömürgelerdeki uygulamaların ilginç bir uygulamasını göstermesi bakımından da dikkate değerdir.

SONUÇ

Bu konuda herkesin de bildiği gibi yapılanlarla; bölge kaynakları, bölgenin gelişmesi için kullanılmamaktadır. Aksine kaynakların batıya yaradığını biliyoruz. Kürdistan’ın, tarihi ve kültürel değerleri bilerek su altında bırakıldı. Hasan-Keyf, Halfeti, Belkıs/ZEUGMA gibi antik kentleri bunun açık örnekleridir. Böylece insanlar tarihinden, kültüründen, coğrafyalarından uzaklaştırılarak kimliksizleştirilmeye çalışıldı. Kürt halkının; özgürlüğü ve eğitimi engellenerek, asimilasyona tabi tutuldu. Bölge insanının elindeki topraklar, ucuza kamulaştırılıp, çaresiz bırakılarak göçe zorlandı. Kuzey Kürdistan’da, yaşanan ekonomik kriz, artan maliyetlerden dolayı, çiftçilerin elektrik borçlarını bile ödemekte güçlük çekmeleri, Mardin, Muş, Batman, Siirt, Diyarbakır illeri başta olmak üzere bölge şehir ve yerleşme birimlerinde meydana gelen enerji kısıtlamaları, kuraklık,  bu politikanın sürdürülmesinin sonucudur.

Fırat ve Dicle sularına gem vurularak, ülke enerjisine katkı sağlamanın dışında, Kürdistan’ın diğer parçalarına giden suların yönetimini de kontrolüne almış oldu. Suriye ve Irak’ta Arapların yaşadığı bölgelerde de su sorunları yaratılarak krizlere neden olundu. Güney Kürdistan’da, Batı Kürdistan’da bu günKobani ve Haseke, SerêKaniyê, Grêspî, Afrin’de içme suyunun bile tükenmiş durumda olması da, bölgenin kuraklıkla yüz yüze gelmesi, bu yanlış politikanın devamıdır.

 Tüm bu yapılanlarla yetinmeyip, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki bellibölgeleri de işgal ederek askeri üsler kurması, Ptt , Üniversite, vb kurumlar oluşturması, valiler ataması bu yayılmacı politikaların, ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN bir sonucudur. Bundan mutlaka vaz geçilmelidir. Tarihin barışla yazılması gerektiğini, diyaloğun ve uzlaşmanın vaz geçilmez olduğunu, çağdaşlaşmanın, eşitliğin, özgürlüğün engellenemeyeceğinin bilinmesi gerekir.

20. 05. 202

Deng Dergisi, sayı:122

Şîrove Bike

MAKALELER

EN ÇOK OKUNANLAR
×