Mesut Yeğen: ABD için insan haklarından çok Türkiye’nin jeopolitik konumu önemli
28.11.2021 12:22:02

Son dönemde içerde ve dışarıda sıcak gelişmeler yaşanıyor. Türkiye’nin yeniden Batı yörüngesine yanaştığına dair işaretler var. ABD’nin Afganistan’dan ani çekilmesinin ardından Taliban’ın beklenmedik bir hızla iktidarı ele geçirmesi Kürtler tarafından yakından izleniyor. Türkiye’nin göçmen politikası, Türkiye’de artan Kürt karşıtlığı ve gerçekleşen katliamlar, muhalefetin izlemekte olduğu politika ve üçüncü bir bloku oluşturma imkanları vb. konuları, süreci yakında izleyen Profesör Mesut Yeğen ile konuştuk. Taliban’ın Afganistan’da Kabil’i ele geçirmesinden bir gün önce gönderdiğimiz sorulara ve sayın Yeğen’in verdiği detaylı yanıtlara aşağıda yer veriyoruz.

-Önce Türk ABD ilişkiler konusundan başlamak istiyoruz. Bilindiği gibi, Joe Biden ABD’ye başkan olarak seçildikten sonra dış politikada insan haklarını esas alan bir çizgi izleyeceğini ilan etmiş, Erdoğan ise ABD ve Batıya ilişkin dilini yumuşatarak Biden yönetimi ile çalışmaya hazır olduğu mesajını vermişti. 14 Haziran NATO zirve toplantısında Erdoğan ve Biden arasında gerçekleşen görüşmede Türkiye’nin NATO misyonu çerçevesinde, örneğin Afganistan’da yeni roller üstlenme karşılığında ABD ve Batı ile güven tazelediği ve ilişkilerin geleceğini güvenceye aldığına ilişkin yorumlar var. Size göre Biden’ın gelişi ile Türkiye’nin benimsediği yeni dış politika rotası, mevcut Erdoğan iktidarının devamı bakımından ne tür sonuçları olacaktır. Erdoğan bu ilişkiden kendi iktidarı için genel olarak nasıl bir yarar bekliyor? Başka bir ifadeyle Erdoğan pragmatizmi yeni dönemde de işleyebilecek midir?

Türkiye ve Erdoğan açısından bakıldığında Trump ve Biden dönemleri arasındaki esas farkın “insan haklarının es geçilmesine karşılık önemsenmesi” türünden bir fark olacağını sanmıyorum. Bunun hiç önemli olmayacağını düşünmemekle beraber Erdoğan ve Türkiye açısından esas önemli fark şununla ilgili: Biden’la beraber ABD, NATO başta olmak üzere Batı blokunun olduğu gibi devam edeceğini göstermiş durumda. Trump’la birlikte ortaya çıkan Batı dünyası içindeki akordsuzluk, ABD’nin Batı’ya ve NATO’ya liderlik etmekte gösterdiği hevessizlik Biden’la birlikte geride bırakılacak görünüyor. “Amerika Geri Dönüyor” sloganında cisimleşen bu farkın Türkiye ve Erdoğan için anlamı şu: Trump’la birlikte devreye giren akordsuzluğun, Batı’da herkesin farklı telden çalması durumunun Türkiye için yarattığı hareket alanı, esnek hareket etme imkanı artık daralmış durumda.

Batı’nın eskisi kadar bütünlüklü olmadığı ve ABD tarafından yön verilmediği bir dünyada Türkiye ve Erdoğan açısından Ortadoğu ve Akdeniz’de hiç olmadığı kadar agresif siyasetler izlemek, Rusya’yla hiç olmadığı kadar yakınlaşmak, vs. çok mümkünken, yeni dönemde bu imkanlar azalacağa benziyor. Batı ve NATO’yla ilişkiler açısından Türkiye 1952-1989 arasındaki durumuna geri dönecek değil, lakin Batı’dan özerkleşme eğiliminden geri adım atılacağını zannediyorum önümüzdeki dönemde. Nitekim, Akdeniz’de, Suriye’de ve Libya’da yelkenlerin indirilmesi, Rusya’ya karşı Karadeniz’de ABD’yle işbirliğine girişmek, Ukrayna’yla yakınlaşmak vb. adımlar Erdoğan’ın 2014-2016 arasında peşine düştüğü Batı sisteminden özerkleşme eğiliminden geri adım atacağını gösteriyor. Bütün bu saydıklarım, Türkiye’nin Batı’dan özerkleşme eğilimini sürdürmenin maliyetini karşılamaya hazır olmadığını ve buna uygun adımlar attığını ve atacağını gösteriyor.

Öte yandan, bu durum AB müzakereleri sürecinde olduğu türden bir Batı-Türkiye ilişkisinin yeniden tesis edileceğini göstermiyor. Haddizatında Türkiye’yle Batı arasında bu türden bir ilişkinin artık kurulmayacağını düşünüyorum. Daha da ileri gideyim, 2023’te Erdoğan seçimleri kaybedip iktidardan düşse bile bunun olma ihtimalinin epey düşük olduğuna inanıyorum. ABD ve Batı’yla Türkiye arasındaki ilişkiler bundan böyle demokrasi, insan hakları vb. siyasi değerlerde buluşmaktan çok jeopolitik çıkarlarda buluşmak esprisi tarafından şekillenecek görünüyor. Türkiye ABD ve Batı’yla aynı jeopolitik yörüngede kaldığı takdirde Erdoğan ve onun otoriter rejimi ya da sonrasında gelecek iktidarın ne yapacağı Batı tarafından çok da dert edilecek gibi görünmüyor.

Bu da Erdoğan’ın ABD’yle ilişkileri bir kırılma olmadan sürdürmekte çok da zorlanmayacağı manasına geliyor. Dolayısıyla cevabım şu: Evet Erdoğan gerekli pragmatizmi gösterecek görünüyor ama öte yandan ABD’nin ve Batı’nın Türkiye’den beklentisi de eskisi kadar yüksek değil. Batı’nın siyasi değerlerine uyumsuz bir Türkiye ABD ve Batı için tahammül edilebilir, yeter ki aynı jeopolitik yörüngede olunsun.

-Mevcut tablodan hareketle Biden yönetiminin dış politikada demokrasi ve insan hakları ilkelerinden vaz geçtiği, Erdoğan’ın verdiği tavizler karşılığında mevcut iktidarın anti demokratik ve otoriter siyasetine göz yummayacağı söylenebilir mi? 

-Biden dönemiyle beraber ABD’nin demokrasiyi ve insan haklarını önemseyen bir dış siyaset izlemesini beklemenin manasız olduğunu düşünüyor değilim. ABD ve Batı Trump döneminden daha fazla bu işleri önemseyeceklerdir, bunu tahmin edebiliyorum. Trump’la beraber güçlenen otoriter ve popülist dalganın yarattığı risklerin Batı dünyasında birileri tarafından idrak edildiğine kaniyim. Böyle olmakla beraber, ABD’nin ve Batı’nın demokratik değerleri esas alan bir dış siyaseti tavizsiz takip etmeye mecali yok; ne entelektüel, ne ekonomik ne de jeopolitik açıdan. ABD’nin bildik pragmatizmi de cabası. Demokratik değerlere gösterilen hassasiyet bakımından ABD dış siyaseti Trump döneminden farklı olacak görünüyor, lakin ABD’nin dış siyasetine yön verecek esas dinamik anladığım kadarıyla Çin’i dizginlemek olacak. Bu dizginleme işinde demokratik değerlere önem vermek işe yararsa ne ala, yaramazsa da ABD “Çin’i dizginlemesem de olur, aslolan değerlerimiz” diyecek bir güç değil. Öte yandan, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle beraber ortaya çıkan tablo resmettiğim bu kasvetli tabloyu değiştirebilir mi, onu bilmiyorum. Taliban’ın iktidara dönüşü hızlı bir biçimde büyük bir insani trajediye yol açarsa, zayıf ihtimal ama, ABD değerler meselesine, otoriter rejimleri geriletme işine daha fazla enerji harcamak zorunda kalabilir. 

-Yukarıdaki sorunun devamı olarak dile getirilen bir iddia da şu; Türkiye, Afganistan’da Kabil Uluslararası Havaalanı’nı koruma misyonunu, Suriye’de Kürtlere sunduğunu desteği kesmesi için ABD’ye karşı bir pazarlık kozu olarak kullanmaktadır ya da kullanacaktır. ABD’nin Suriye, özel olarak da Suriye Kürtlerine ilişkin politikasından kısa dönemde köklü bir dönüş bekliyor musunuz? Erdoğan’ın Trump’a karşı izlediği şantaj politikasının yeni dönemde de etkili olabileceğine ihtimal veriyor musunuz?

-Taliban’ın iktidarı beklenmedik bir hızla ele geçirmesine bağlı olarak ortada Kabil havaalanını korumanın konuşulacağı bir durum kalmadığı için bunun üzerinden Türkiye ve ABD arasında bir pazarlığın yürümesi ihtimali de kalmamış görünüyor. ABD’ye yardım etmiş Afganistan vatandaşlarının Türkiye’ye kabul edilmesi üzerinden benzer bir pazarlık yürütülebilir görünse de Türkiye’de yeni bir mülteci dalgası ihtimaline karşı oluşmuş tepkiden dolayı bunun da işlemesi zor görünüyor. Ancak Türkiye ile ABD arasında gerçekleşecek muhtemel bir pazarlıktan bağımsız olarak, ABD’nin hem Irak hem de Suriye Kürtleriyle ilgili siyaseti üzerine konuşmak, düşünmek gerekiyor. Malum, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle beraber akıllara gelen bir soru “ABD aynı şeyi Irak ve Suriye’de de yapar ve Kürtler üzerinde tuttuğu güvenlik şemsiyesini kaldırır mı” yolunda. ABD’nin Çin’le olan rekabete yoğunlaşma yolundaki kararı ve Afganistan’la beraber, Irak ve Suriye’de de yeni rejim inşasında başarısız olunması ve buralara yapılan askeri harcamalardan vazgeçilmek istenmesi elbette bu türden bir ihtimalin olduğuna işaret ediyor. Öte yandan bu türden bir gelişmeyi zayıf ihtimal kılan değişkenler de yok değil. İlk ve daha önemsiz değişken ABD’nin Afganistan’dan çekilmenin yarattığı görüntülerle oluşan prestij zedelenmesini daha da artırmaktan kaçınmak isteyeceği. İkinci değişken, ABD’nin Irak ve Suriye’den çekilmesi durumunda buraların hızla ve geri döndürülmesi zor bir şekilde biri ABD’nin hasmı diğeri de ABD’yle papaz olmuş İran ve Türkiye tarafından doldurulacak oluşu. Ama bu minvaldeki daha önemli değişken şu: ABD’nin Irak ve Suriye’deki mevcudiyeti en azından bugün itibarıyla Afganistan’daki mevcudiyetiyle benzer değil ve o kadar maliyetli de değil. ABD, Irak ve Suriye Kürtleri üzerindeki koruma şemsiyesini gerçek ve masraflı bir askeri güçten çok askeri güç tehdidiyle ve hava korumasıyla sağlıyor. Üstelik, hem Irak hem de Suriye Kürtleri Afgan ordusundan çok daha milli ordulara benziyor. Dolayısıyla, ABD’liler açısından “onca masraf yaptık, bir işe yaramadı” denecek bir durum yok. Bu itibarla, ihtimal dışıdır diyemem ama ABD’nin Irak ve Suriye’den bugün yarın çekilmesi çok olacak gibi görünmüyor. Irak ve Suriye Kürtlerini korumaya devam edecek bir çekilme elbette mümkün ve hatta başlamış görünüyor.

-AKP iktidarının Suriye’de savaştan kaçıp gelenlere karşı “açık kapı” politikası uyguladığı biliniyor. Şimdi de her gün yüzlerce Afganlı binlerce kilometre yol kat ederek serbestçe Türkiye’ye giriş yapıyor. Siz Türkiye’nin genelde göçmen politikasını, özel olarak Afganlı göçmenlere karşı sergilediği yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Türkiye’nin izlediği açık kapı siyaseti Suriye Savaşıyla birlikte göze batar hale geldi ama evveliyatı var ve arkası da gelecek gibi görünüyor. Bu itibarla da bugün açık kapı siyaseti olarak tanımladığımız bu durumun daha ziyade bir devlet siyaseti olduğunu ve epey karmaşık sebepleri olduğunu düşünüyorum. İlk ve en bilinen sebep ucuz ve kayıt dışı işgücü kaynağı oluşturmak. Türkiye bir süredir yeniden ihracata dayalı bir ekonomiye ağırlık vermek istiyor ve bunun yolu da malum rekabet edebilir fiyatlarla üretim yapılmasına imkan verecek denli ucuz işgücü bulabilmekten geçiyor. Göçmenler bu ihtiyacı karşılamak için iyi fırsat veriyor Türkiye’ye. İkinci ve hiç de önemsiz olmayan bir sebep de şu: Türkiye nüfus artışının ana kaynağının Kürtler olmasından rahatsız. Kürtler de olmasa Türkiye’de nüfus artışı neredeyse durma noktasına gelmiş durumda  ve bu çok uzun zamandır müesses nizamı rahatsız ediyor. O itibarla Suriyeli Araplar ve Afganlar ve emin değilim ama Orta Asya Türkleri Türkiye’de nüfus artışı için daha güvenilir ve tercih edilen kaynaklar olarak görülüyor olsa gerek. Tabii bir de mülteciler üzerinden Batı’ya şantaj yapabilme kabiliyetine sahip olmak var. Bu özellikle Türkiye AB arası ilişkilerin “birbirimize çok da bulaşmayalım” çerçevesinde yürümesini sağladığı için rejim açısından önemli bir girdi. Öte yandan, bütün bu sebepler Türkiye’yi açık kapı siyaseti yürütmekte cesaretlendirirken içeride sığınmacılara karşı gelişen öfke ve bu öfkenin seçmen davranışını etkileyebilecek bir seviyeye ulaşmaya başlamış olduğunu gösteren işaretler var. Bu da rejimin açık kapı siyasetini devam ettirmekte eskisi kadar rahat olamayabileceğini gösteriyor.

-Şimdi Kürt karşıtlığı konusuna dönelim. Bir süre önce mafya liderlerinden Sedat Peker Türkiye’de siyasi cinayetlerin, katliamların gerçekleşeceğinden söz etmişti. Sedat Peker’in söz konusu açıklamalarını tamamlayıcı nitelikte bir açıklama da MHP’li Semih Yalçın’dan gelmişti. Semih Yalçın’ a göre “HDP itlaf edilmesi gereken bir haşere sürüsü”ydü. Bundan kastedilenin Kürtler olduğu açıktı. Bu açıklamalardan sonra Haziran ayında İzmir’de HDP üyesi Deniz Poyraz’ın güpegündüz katledilmesi, Temmuz ayının sonunda da Konya’da bir Kürt aileden yedi kişinin toplu bir şekilde öldürülmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Rejim önümüzdeki seçimleri bir kaos ortamında yapmaya kararlıysa Kürtlere yönelik saldırıların artması sürpriz olmaz. Ancak, hem seçimlerin ne zaman yapılacağının belli olmayışı hem de başka işaretler bugünlerde yaşananların Kürtlere mahsus bir şiddet kampanyası olmayabileceğini gösteriyor. Dediğim gibi, seçimlere henüz var ve bugün itibarıyla 2015 Haziranı sonrasında oluşturulan manzaraya benzer bir manzaraya ihtiyaç yok. Dolayısıyla, bugünlerde Kürtlere yapılan saldırılar bir kısmıyla genel olarak 1990’lardan beri orada burada gördüğümüz Kürt karşıtı saldırıların bugündeki tezahürleri gibi görünüyor. Bir kısmıyla da genel olarak zayıflara yönelik saldırıların bir parçası.

Türkiye 2015 sonrasında içine düşürüldüğü rejimden, hukuksuzluğun galebe çalmasından, hesap verebilirliğin ortadan kalmasından vb. yığınla başka nedenden ötürü “kimin gücü kime yetiyorsa” ülkesi haline gelmiş durumda. Yaşanan otoriter rejimden ötürü yukarıya yönelemeyen öfke yana aşağıya yöneliyor ve pek çok kesim kendisinden zayıf olanlara şiddet uyguluyor. Kürtlerle beraber, mülteciler, kadınlar, çocuklar, yoksullar, eşcinseller vs. bütün zayıf ve kırılgan gruplar kendilerinden güçlü olanların şiddetine maruz kalıyor. Emin değilim ama Kürtlere dönük bugünkü şiddetin bizzat Kürtlere dönük bir şiddetten çok tasvir ettiğim duruma bağlı olarak oluşan genel şiddetin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, özellikle orman yangınları sırasında dolaşıma sokulan “PKK (Kürtler) yakıyor” haberlerine dönük kuvvetlice bir yalanlama gelmemesi Kürtlere yönelik hıncın canlı kalmasının tercih edildiğini gösteriyor. Bu da şüphesiz dikkatli olunması ve endişe edilmesi gereken bir durum.

-Ege ve Akdeniz bölgesinde son dönemde yaşanan yangınların ardından, bazı grupların yangınların “olağan şüpheli”si olarak gördükleri Kürt avına çıktıklarına tanık olduk. Kürt karşıtlığının siyaset tarafından köpürtüldüğü bu dönemde Türkiye’nin batısında Kürtlere dönük yeni saldırılar beklenebilir mi? Bu durumda Batıda yaşayan Kürtler bakımından, genelde Kürt siyaseti bakımından neler yapılabilir?

-Önceki soruyu cevaplarken dediğim gibi Türkiye’de 1990’lardan beri adım adım büyütülmüş bir Kürt hıncı var, bu itibarla Kürtlere dönük şiddette şaşırtıcı bir taraf maalesef yok. Burada önemli olan bu ‘kendiliğinden gelişmiş hıncın’ örgütlü olup olmadığı ve belli bir siyasi sonuç almak üzere tezgahlanıp tezgahlanmadığı. Bu olursa buna da şaşırmam ama son birkaç ayda yapılan saldırıların yukarıda tasvir ettiğim genel durumun bir parçası olduğunu düşünüyorum. Türkiye giderek toplu bir cinnet haline doğru koşuyor ve güçsüzler he zamankinden daha korumasız durumda. Herkesin kendinden güçsüz bulduğuna şiddet uygulayabildiği bir iklimdeyiz bir müddettir ve Kürtler de bundan nasibini alıyor.

Bu durumda Kürt siyasetinin ne yapabileceğine gelince: Kürtlere yönelik şiddeti teşhir etmek gibi sıradan işlerin yanında yapılabilecek iki şey geliyor aklıma: 1. Güçsüzleri, şiddetin her türden mağdurunu yan yana getirebilecek inisiyatifler örgütlemek ve 2. Diğer siyasi aktörleri durumun vahametine karşı uyarmak.

-Bir yandan bütün anketler mevcut iktidarın oy kaybettiğini ortaya koyuyor. Diğer yandan Erdoğan verdiği son açıklamalarla yeni bir seçim startı vermiş görünüyor. CHP’nin başını çektiği muhalefet açısından -olası bir seçimde ve sonrası için -durumu nasıl buluyorsunuz?

-Bugün normal şartlar altında bir seçim yapılsa Cumhur İttifakı’nın hem meclis çoğunluğunu hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybetmesi çok muhtemel görünüyor. Bu durumun geri çevrilebileceğini de çok düşünmüyorum çünkü Türkiye’de iktisadi olarak durum giderek kötüye gidiyor ve seçmenler de daha fazla demokrasi istedikleri için değil ama mevcut antidemokratik rejimi kötü iktisadi gidişin sebebi olarak gördükleri için daha demokratik bir durum vaat eden muhalefete seçim kazandıracak gibi görünüyorlar. Öte yandan, bugünkü haliyle muhalefet seçimleri kazansa dahi Türkiye’nin temel meselelerine ilişkin olarak, parlamenter sisteme dönmekten ve israf rejimine son vermekten başka ne vaat ediyor belli değil. Türkiye’nin dünyayla ilişkileri, Kürt meselesi, Ortadoğu siyaseti vb. üzerine muhalefetin dişe dokunur bir şey söylediği yok. Bu itibarla da muhalefet esas meseleyi Erdoğan’ı ve Cumhur İttifakı’nın iktidardan düşürmek olarak görüyor halen esas olarak. Bu durumun bir sebebi muhalefet partilerin vizyonlarının darlığı ise diğer bir sebebi de hiç şüphesiz muhalefetin bir benzemezler koalisyonundan oluşması. Bir benzemezler koalisyonu olduğundan muhalefetin en azından bugün itibarıyla parlamenter sisteme dönmekten başka ortak bir öneri geliştirmesi zor görünüyor. Nitekim, tam da bu durum seçmenlerin yaşanan bütün olumsuzluklara karşın Cumhur İttifakı’ndan hızlıca kopmasını engelliyor, kopanların da şimdilik kararsızlar blokunda kalmasına yol açıyor.

-Son olarak şunu sormak istiyorum; Mevcut Cumhur İttifakı ile Millet ittifakı dışında üçüncü bir blok ya da demokrasi ittifakı açısından tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz. Böyle bir ittifak hangi ilkeler etrafında örülebilir ve Türkiye’nin geleceğinde nasıl bir rol oynayabilir?

-HDP’nin başını çektiği ya da yön verdiği bir üçüncü blok oluşturmanın bugünlerde en fazla ihtiyacımız olan şey olduğunu düşünüyorum. HDP sadece Türkiye soluna sınırlı kalmayacak bir üçüncü yol ya da cephe kurma işine ağırlık verir ve bunun üzerinden oylarını yeniden 13-15 civarına çıkarırsa, önümüzdeki seçimlerden sonra Türkiye’nin hızla demokratikleşmesini sağlamak yolunda önemli bir adım atmış olur. Haddizatında, kendi adıma HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerindense parlamento seçimlerine odaklanması gerektiğini, cumhurbaşkanı kim olacak pazarlığı içinde kaybolmaktansa parlamentodaki gücünü artırmaya çalışması gerektiğini düşünüyorum. 2023 sonrasında Türkiye’yi hızla demokratikleştirebilmenin yolu HDP’nin merkezinde olduğu bir üçüncü cephenin hem AKP’yi hem de muhalefet partilerini şimdikinden başka türlü hareket etmeye mecbur edecek bir siyasi büyüklüğe ulaşmasından geçiyor.

Deng  Dergisi, sayı 123

Şîrove Bike
×