Alevilerin de ötekileri: Abdallar ve Romanlar
26.09.2021 10:21:34

Abdal ve Roman Aleviler hem toplum hem de Aleviler tarafından dışlanıyor. 500 yıl önceki Alevi ritüellerini aynen uygulayan Abdalların en önemli talebi, kendilerine ait cemevlerinin olması

Müjgan Halis

Su dibinde mâhi ile

Sahralarda âhû ile

Abdal olup yâ hû ile

Çağırayım Mevlâ'm seni

Onlar ötekinin de ötekisi.

Bu cümle, onların kendi duygularını tarif ederken kullandığı bir tespit.

"Biz" diyorlar; "ötekinin de ötekisiyiz."

Tarihin Abdalan-ı Rum olarak bahsettiği, birçok tarih yazıcısının 'bilge dervişler' olarak tabir ettiği Anadolu'nun Alevi Abdalları ve Romanları geçtiğimiz günlerde Hacıbektaş Ocağı'nda yaşadıkları bir ayrımcılıkla gündeme geldi.

Ocağı her yıl ziyaret eden Abdal Aleviler, gürültü yaptıkları gerekçesiyle cemevinden kovuldular ve ayrımcılığa, hakaretlere maruz kaldılar.

Her ne kadar bu ayrımcılığı yapan ocakzade özür dilediyse de Abdal Aleviler özrü kabul etmediklerini ve hakaretleri yapan kişinin 'dara çekilmesini' talep ettiklerini açıkladılar.

Türkiye'de 'öteki' olarak tarif edilen en önemli inanç olarak Aleviliğin bu görünmez taliplerinin kapısını çalarak, onların hem inançlarını anlatmalarını istedik hem de neden-nasıl yok sayıldıklarını kendilerinden dinledik.

İlk söz, Amasya kökenli ve şu anda İstanbul'da yaşayan bir Abdal âşık olan 58 yaşındaki Hasan Kara'da.

Abdalların, kökeninin Horasan olduğunu söyleyen Kara; 17'nci yüzyılın önemli bir Alevi-Bektaşi şairi olan Dedemoğlu'nun dizeleriyle başlıyor söze:

Çıktık Horasan'dan sökün eyledik

Düşürdüler bizi tozlu yollara

Omuzlarda parlıyor uzun şelfeler

Aşırdılar bizi karlı dağlara

Dedemoğlu der ki, aşkın bağından

Aşırdılar bizi Yozgat dağından

Anadolu Sivas şehri sağından

Bu zamanda destan olsun dillere.

Abdalların konar göçer olarak Horasan'dan geldiğini, aslen Yozgat Sungurlulu olduğunu söyleyen Kara, daha sonra büyük dedelerinin Çorum'un Vezirköprü ilçesinde iki köy kurduklarını, yazları yaylalara çıktıklarını, daha sonra Samsun Bafra'ya göçtüklerini en sonunda da Amasya Suluova'ya yerleştiklerini ve 1951'de nüfusa kaydedildikten sonra fabrikalarda çalışarak yerleşik hayata geçtiklerini söylüyor.

Ancak yerleşik hayata uyum sağlayamadıklarını, sonra tekrar yaylalara çıktıklarını anlatan Hasan Kara; "Babam kışın hayvan besiciliği yapardı, yazın da sele yapardı, sepet yapardı, çarık dikerdi. Karnımızı öyle doyururdu" diyor.

Amasya'dan sonra önce İzmir'e, daha sonra da İstanbul'a yerleştiklerini anlatan Kara inançlarını anlatmaya ise şöyle başlıyor:

Biz Alevi Kızılbaş Türkmenleriyiz, talip olduğumuz ocak Tozkoparan Ocağıdır. Hacıbektaş'taki 12'nci Hızır postu bizim dedemizin postudur. Biz dört kitabı hak biliriz, 124 bin peygamberi hak biliriz, insana sevgi duyarız, ayrım yapmayız.

Biz cemlerimizi Şah Hatayi deyişleriyle yaparız. Bizde yol vardır, erkan vardır, musahiplik vardır, düşkünlük vardır, dardan indirme vardır. Dört kapıyı kırk makamı, 12 erkânı, 17 hizmet sahiplerini o erenlerin izniyle biliriz.

Yıllarca cem törenlerini gizli yaptıklarını, baskınlara uğradıklarını, jandarma gelince 'nişan yapıyoruz' dediklerini anlatan Aşık Hasan Kara; Alevi toplumu içinde yaşadıkları dışlanmayı şöyle anlatıyor:

Abdal olmak için iyi Kızılbaş olmak lazım, Kızılbaş olmak öyle her yiğidin harcı değildir. Abdal, dünya malına bağlanmaz. Bizde musahiplik var, ama bazı yörelerde babacılık var. Yani babanın elini öpüyorlar, musahip olamıyorlar, musahipliği herkes yapamaz.

Musahipliği bir biz Abdallar yapıyoruz bir de Doğu'da uygulanıyor. Aslına bakarsanız musahiplik ta Hz. Hızır'ın zamanından beri vardır. Dünya kurulmadan vardı onlar. Onlar insanlığa insanlığı öğretmek için geldiler, ama bunu öğrenmeyen bir tek toplum var o da Ortadoğu.

Hasan Kara; Eskişehir, Gaziantep, Kütahya, Akhisar, Kahramanmaraş, Çorum, Kayseri başta olmak üzere pek çok kentte yaşayan Abdal Alevilerin en önemli taleplerinin cemevi olduğunu söylüyor ve bu talebin gerekçesini de şöyle açıklıyor:

Abdalların hepsi Alevidir, bir kısmı asimile olmuş ama çok önemli bir nüfusa sahibiz. Ama buna rağmen cemevimiz yok, var olan cemevlerinde ibadet yapamıyoruz. Evlerimiz küçük sığamıyoruz. Eskiden memlekette ahırları boşaltırlardı, öyle cem yapardık. 10 tane bekçi koyardık kapıya. Şimdi Anadolu Abdalları olarak sesimizi duyurmaya çalışıyoruz, bir dernek kurduk ama kirayı ödeyemedik. Cemevimiz olmadığı için dağılmaya başladık.

İstanbul'da yaşayan Abdal Alevilerin en önemli sorunlarından biri de yoksulluk. Bel fıtığı hastası olan Hasan Kara, iki buçuk ay önce vefat eden eşinin 630 TL'lik maaşıyla geçindiklerini, şimdi onu da kaybettiklerini, şu anda İBB'den aldığı 100 TL yardım dışında gelirinin olmadığını, zaman zaman da gıda yardımı aldığını söylüyor:

İyi kötü bir işimiz vardı, kağıt hurda topluyordu bizimkiler o da yasaklandı. Afganlar, Suriyeliler geldi diye bizi de onlarına arasına kattılar. Evlerimizin önüne koyduğumuz atık kağıtları bile kaldırdılar. Çekçeklerimizi aldılar. Yani şu anda Abdalın eli kolu bağlandı, başka çare yok dilenciliğe başlayacağız.

Necla ve Niyazi Buluter çifti Gaziantep Abdallarından.

Niyazi Buluter, Gaziantep Abdallar Yardımlaşma ve Kültür Derneği'nin başkanı.

Müzisyenlik yaparak, düğünlerde çalgı çalarak geçimini sağlıyor. Necla Buluter de aynı dernekte özellikle Abdal kadınlar ve çocukların sorunlarıyla ilgileniyor.

Gaziantep Abdallarının Orta Asya'dan Horasan'a, ardından İç Anadolu'ya kendilerinin de dedelerinin zamanında Gaziantep'e geldiğini anlatan Niyazi Buluter; eskiden keman ve saz çaldıklarını ama yıllar içinde bu sazların yerini düğünlerde çalınan davul zurnanın aldığını söylüyor.

Eskiden abdalların sulhçuluk yani arabuluculuk yaptığını, meclislerde toplumların kökenini anlatan hikayeleri, destanları saz eşliğinde aktardıklarını anlatan Buluter'in verdiği bu bilgileri tarihi kaynaklar da doğruluyor.

Osmanlı kaynaklarına göre Anadolu Abdalları altı tür sanat icra ederdi.

Fakçı Abdalı denilen ilk grup, aşirete av avlayan abdallardı. Aşiret beylerine Şahin ve Doğan kuşu avlarlardı. Cıncılı-Tencili Abdalı denilen ikinci grup; kuyumculukla uğraşırdı.

Çulhacı Abdalları, Türkmenlerin çadırlarını ve giyim kuşam işlerini üstlenmişti. Seleci Abdalları, aşiretteki sepetçilik ve sandıkçılık işlerini yapardı. Yarıcı Abdalları, çiftçilikle uğraşırdı. Gıygıdı Abdalları ise; müzikle uğraşırdı. Çalgıcı Abdallar, müziğin dışında başka bir işle uğraşan yakınlarına iyi gözle bakmazdı.

Sözü yine Niyazi Buluter'e bırakalım:

Antep Alevi Abdalları Antep ile Kilis arasında, Halep'in sınırında yaşardı. Savaş sonrası akrabalarımızın bir kısmı Suriye tarafında kalmış. Antep Abdalları olarak biz Aleviliği ezik yaşıyoruz, çünkü biz Alevi toplumu içinde de eziliyoruz. Bize 'abdal' demiyorlar, 'aptal' diyorlar. Özellikle müzisyenlik yaptığımız için böyle görüyorlar.

Eskiden bütün Türkmenler Aleviydi, sonra Osmanlı'da Sünnileşme başlayınca müzisyenliği de hor görmeye başladılar. Evvelden bizim kapılarımızın önüne deve yüküyle buğday, arpa konulurmuş, kendi gönüllerinden bunu yaparlarmış, hak görürlermiş.

Zaman geçtikten sonra bizi dilenci konumuna ittiler. Halbuki biz sanatımızı yapıyoruz, evlerinde, düğünlerinde onları eğlendiriyoruz, meclislerinde kendi tarihlerini, kimliklerini anlatıyoruz ama bizi Alevi olduğumuz için ötekileştirdiler.

Buluter, Aleviliği nasıl yaşadıklarını ise "Bundan 400-500 sene önceki Alevilik nasılsa biz de öyle yaşarız, kırklar cemine göre gideriz" diye yanıtlayarak sözlerini şöyle sürdürüyor:

Kırk kişinin cemini yaparız. Biz musahiplikle başlarız. Musahip olmayan ceme giremez, tarikat kapısını açamaz.

Buluter, eşinden ise 'eş' değil 'eşitim olarak' bahsediyor ve Abdal Aleviler olarak kadınları eşiti olarak gördüklerini ve musahipliği de eşitiyle birlikte gerçekleştirdiklerini ve dört canın bir can gibi olduğunu söylüyor:

Dört can, İmam Hüseyin postunun üstündeki dedenin huzurunda ikrar veririz. O canların, cemaatin, Allah'ın huzurunda dört can bir can olacağız, aynı şeye ağlayıp, aynı şeye güleceğiz diye söz veririz. Ondan sonra Cebrail Horozu dediğimiz, horoz keseriz. Aynı sene içinde bir erkek koç alırız dört can ve onu kurban ederiz.

O kurbanın cemine küsler giremez, ailesine eziyet eden giremez, kul hakkı yiyen giremez. Bizde 'boş' kelimesi olmaz, yani kadın boşanmaz. Eşitini boşayanlar düşkün kabul edilir ve yedi yıl o cemaate kabul edilmez. O cemde dara kalkarız, senin eşitin senden razıysa, musahibin senden razıysa o cem devam eder. Yani rızalık almak şarttır.

Sözü Niyazi Bey'in eşiti Necla Hanım alıyor ve "Musahiplik kardeşliktir, ben musahibin eşinin bacısı olurum, musahip benim eşimin kardeşi olur" diyerek inancını nasıl yaşadığını şu sözlerle anlatıyor:

Her perşembe oruç tutarım, Fatma Ana'nın orucudur o. Muharrem orucunun hepsini tutarım. Benim için Alevilik elime, belime, dilime sahip olmaktır, ona göre yaşarım.

Necla Hanım, inançlarını çocuklarına da aktarmaya çalıştıklarını ama Abdal Aleviler olarak dışlandıkları için bunda zorlandıklarını da söylüyor:

Evvelden gizlerdik Aleviliğimizi ama şimdi daha açığız. Yine de çocuklarımız okulda, bulundukları yerlerde 'ben Aleviyim' diyemiyor. Ama çocuklarımız cemleri, semahları bilirler. Bu yola giden gençlerimiz, musahip olan gençlerimiz var. Ama dışlandıkları için bu yoldan dönenler de var, camiye gidiyorlar namaz kılıyorlar buna rağmen cami hocaları tarafından Müslüman olarak görülmüyorlar.

Gaziantep'te sayıları 60 bini bulan Abdal Alevilerin de en büyük sıkıntısı, cemevlerinin olmaması. Kentin her mahallesinde Abdal Alevilerin yaşadığını söyleyen Necla Hanım "Devlet zaten cemevlerini hoş görmüyor, bizim toplum da fakir toplum. Cemevimiz olmadığı için çocuklarımız camiye yöneliyor, Aleviliği unutmaya başlıyor" diye konuşuyor.

Şehirde bir cemevinin olduğunu ama Abdal toplumunun diğer Aleviler tarafından dışlanması nedeniyle o cemevine gitmediklerini ise şu sözlerle anlatıyor:

Biz Abdal olduğumuz için o cemevlerinde de dışlanırız, rencide oluruz ve bunu bildiğimiz için de gitmeyiz. Ama bize ait bir cemevimiz olsa, gençlerimiz de Aleviliğe yönelir.

Niyazi Buluter ise Abdal Alevi toplumunun içine diğer Alevi kesimlerinin geldiğini hatırlatarak, şu çelişkiye dikkat çekiyor:

Geldiklerinde bize hayran kalıyorlar. İbadetimizi, yolumuzu, inancımızı gördüklerinde Alevilik sadece sizde var diyorlar. Onlar bizim cemlerimize geldiklerinde saygı gösteriyoruz, ağırlıyoruz, Aleviliğin gereğini yapıyoruz ama biz onların içine gittiğimizde bunun karşılığını görmüyoruz. Hacıbektaş'a gittiğimizde 'Abdallar yine geldi' diyorlar. Ama dışladıkları için artık Abdallar da gitmiyorlar ve Abdallar gitmediği için Hacıbektaş bomboş.

Hacıbektaş'ta Abdalların giyimleri nedeniyle dışlandığını, cemevlerine alınmadığını, dışarıda çadırlarda yatmaya zorlandığını bu yüzden 'kirli, pis' olarak nitelendiklerini anlatan Necla Buluter ise, "Siz bu insanları cemevlerine almazsanız, bir tuvalete bile erişemezlerse nasıl temiz olmalarını bekliyorsunuz" diye sorarak tepkisini gösteriyor:

İnsanları sen Abdalsın, sen Romansın, sen Domsun diye ayırıyorlar. İnsan ayırıyorlar, insan ayıran bir insanın Alevilikle ne ilgisi olabilir? Alevinin Kabe'si insandır.

Necla Hanım, Hacıbektaş'ta geçtiğimiz günlerde Abdal kadınların kovulmasıyla sonuçlanan olaya tanıklık ettiğini de belirterek "Sen kovsan da biz geliriz, bu bizim inancımız. Ama sen bir kadını gecenin üçünde nasıl sokağa atarsın? Senin görevin ona yol göstermek, fikir vermek. Bir Alevi önderi bize böyle davranırsa mecburen dışarıda kalacağız inancımızı yerine getirmek için. O zaman da adımız pis, pisliğe çıkıyor işte. Bu ismi bize bu millet takmış. O yüzden en önemli talebimiz cemevi" diyor.

Niyazi Buluter ise cemevinin yanı sıra Abdal Alevilerde hayli düşük olan okuma yazma sorununa dikkat çekiyor ve başta kadınlar olmak üzere kadınlara okuma yazma öğretecek bir kurum ya da eğitimcilerin kendileri için en az cemevi kadar önemli bir talep olduğunu vurguluyor.

Erdoğan Şener ise bir Roman Alevi.

Manisa'nın Akhisar ilçesinde yaşıyor ve Roman hareketine epey emek vermiş bir insan.

55 yaşındaki Şener'in ömrü 1976'ya kadar çadırlarda geçmiş, ailesiyle birlikte göçebe olarak yaşamış, şimdi bir iş insanı ve aynı zamanda Gelecek Partisi'nde siyaset yapıyor.

Roman Alevi olarak kimlik sorunu ile ilk olarak ilkokulda yüzleştiğini söyleyen Şener; toplumda yaşadıkları dışlanmaya karşı mücadele etmek için Akhisar Çağdaş Romanlar Derneği'ni kurduğunu, daha sonra bu derneği federasyona dönüştürdüklerini ve Roman Merkezi Federasyonu'nu kurduklarını anlatarak sözlerine devam ediyor:

Roman kitlelerini bir araya getirmek için Türkiye'nin her yerinde faaliyetlerde bulunduk. Daha sonra bir platform oluşturduk, Roman Diyaloğ Ağı-Roda'nın kurucularından biriyim. Aynı zamanda CHP Milletvekili Özcan Purçu ile beraber Avrupa Konseyi Roman Konseyi Türkiye Temsilciliği'ni yaptık.

Peki, Roman Alevi olmak nasıl bir ötekileşmeyi beraberinde getiriyor?

Mübadele döneminde ailesinin Selanik'ten Akhisar'a yerleştirildiğini söyleyen Erdoğan Şener; Aleviliği şöyle anlatıyor:

Biz biliyorsunuz ezilen, dışlanan, yok sayılan bir milletiz. İnancımız da bu dışlanmadan nasibini alıyor. Ta dört halife devrinden beri bu böyle. Bizim roman milleti Hz. Ali'nin ve ehlibeytin yaşadığı zulüm nedeniyle Aleviliği benimsemiştir.

Annesinin Halep kökenli bir Arap Roman olduğunu, babasının da Alevi Roman olduğunu söyleyen Erdoğan Şener; kendisinin ve babasının Cuma namazlarına zaman zaman gittiğini ama o sırada Alevi kültürünün önemini bir kez daha kavradıklarını belirterek sözlerine şöyle devam ediyor:

Alevi kültürü benim gurur duyduğum bir kültür, iyi ki Aleviyim. Bizi ayrıştıran kesim genelde dindar kesim, am dindar kesim derken dini iyi bilenleri kastetmiyorum, onlar bizi zaten kabulleniyorlar.

Aslında dini iyi bilmeyen, Allah'ı sadece kendilerine ait, cennete sadece kendilerinin gideceğini zanneden birtakım yobazlar tarafından ayrıştırılıyoruz.

Biz bunu asker ocağında yaşadık, biz bunu özel hayatımızda yaşadık, biz bunu ticari hayatımızda yaşadık, biz bunu komşuluk ilişkilerimizde yaşadık. Alevi ve Roman kimliğimiz nedeniyle hayatımızın her alanında engellerle karşılaştık.

Erdoğan Şener, Alevi mezhebine mensup kesimler tarafından yaşatılan ayrımcılığı ise "Biz ezilenlerin de ezdiği, dışlananların da dışladığı bir milletiz" diye çok çarpıcı bir tarifle anlatıyor.

Hacıbektaş'ta son yaşanan olayın bunun en çıplak örneği olduğunu, üstelik bu dışlamayı yapan kişinin 'dede' sıfatlı biri olmasının olayın vahametini artırdığını belirten Şener "Alevilik böyle bir ayrıştırmayı, dışlamayı, ötekileştirmeyi kesinlikle kabul etmeyen bir felsefe. Maalesef içimizde bu tür şeyler, bireysel ya da nadiren de olsa yaşanıyor" diyor.

Akhisar'da yaklaşık 8 bin kişilik Roman nüfusun, 3 bin 500'ünün Alevi olduğunu ve Roman Aleviler arasında ibadetlerini eskisi gibi devam ettiren çok az bir kesimin kaldığını söyleyen Erdoğan Şener, buna dair de şöyle konuşuyor:

Eskiden olduğu gibi ülkemizin farklı yerlerinden dedeler gelip taliplerini topluyor, öğretilerini bir şekilde aktarıyor. Ama son yıllarda artık dedeler de gelmiyor, çünkü gençler arasında birtakım inançlara itibar da kalmadı. Biz Ağuçan ocağına bağlıydık, ama şimdi hangi ocaktan dede gelirse onun önünde diz çöküp ibadetimizi yapmaya çalışıyoruz. Akhisar'da Romanlara ait bir cemevi yok ama diğer Alevi kardeşlerimize ait cemevi var. Biz istediğimizde orada ibadetlerimizi yapabiliyoruz.

Erdoğan Şener son olarak Alevilerden beklentilerine dair şu cümleleri kuruyor:

Onlarla aynı yolun yolcusuyuz, kader yolcusuyuz. Bu ülkede dışlanmış insanlar birbirini daha iyi anlarlar. Diğer Alevi kardeşlerimizden samimiyet ve kardeşlik bekliyoruz. Bu inanca sahip insanlar, inancın gerektirdiği gibi yaşamak zorunda. Birbirimizi ayrıştırmadan, güçlendirerek birbirimizi taşımamız gerekiyor.

Şener, Alevi olmayan kesimlere ise şöyle sesleniyor:

Bizim de bu ülkenin yurttaşı olduğumuzu bilsinler, kimse kimseden üstün değil. Biz biriz, başka Türkiye yok.

The Independentturkish

Şîrove Bike
×