Pülümür'den Munzur'a doğru
6.10.2021 12:04:08

Şeyhmus Çakırtaş

Erzincan-Erzurum karayolundan Pülümür'e sapan yola gelindiğinde önce yol, sonra coğrafya değişir ve kısa bir süre sonra apayrı bir dünya göze çarpar.

Erzincan'dan farklı olarak daha kuru bir iklimin varlığı hissedilir, bitki örtüsü de değişir, çam yerine meşe ağırlıklı orman dokusu kendini belli eder. Düzgün yollar biter, daha dar asfalt yol, dağlar arasından kıvrılarak ilerler.

Pülümür'e dönen yolun daha birinci kilometresinde yıllardır artık olağan bir hale gelen kontrol noktası ve kasvetli dağ silsilesi insanı karşılar.

Olağan diyorum, çünkü yıllardır bu kontrol noktaları Pülümür doğasının bir parçası haline gelmiş. Her dönemin değişmez görüntüsü olarak varlıklarını sürdüren kontrol noktaları, gelen geçenlerin zorunlu durdukları bir mola yeri gibi.

Kimlik, GBT ve arama dağların içine yolculuk yapmanın birinci anahtarı. İnsanda sanki bir sınır kapısının kontrol noktası gibi bir algı yaratıyor.

Pülümür karayolundan ilerlemeye başladığımızda dağlara doğru yükselen, yer yer kıvrılan yolun iki tarafı meşe ağaçlarıyla kaplı. Yol boyunca süren tenhalık sanki köylerin terk edildiği izlenimi veriyor.

Var olan köylerde yola yakın ve oldukça küçük köyler. Pülümür, Eski Dersim Sancağı'nın bilinmeyen, bilinmezlik için de varlığını sürdüren dağlık bir alanı.

Son yüzyılda birçok kez göç eden, ettirilen, köyleri boşaltılan bir yerleşim yeri. Dersim İsyanı'nda, Erzincan Depreminde, 1990'larda çatışmalı ortamda köyleri iyice ıssızlaşmış, zorunlu göç giderek artmış. 

Bu nedenle yollar tenha ve doğada insanı ürküten bir sessizlik var. Yol, akan dere kenarından kıvrılarak, suyun akışına paralel ilerliyor.

Yeşil ton, kayaların siyah tonunu gölgelemiş ve Tunceli merkeze doğru yayılıyor. Dağlar o kadar kasvetli ki insan ilk anda alışamıyor.

Tek başına yükseklikle alakalı bir durum değil bu. Daha çok iç içe geçen ve derin vadiler oluşturan dağ silsilesi insanı karşılıyor. Dağlar sırt sırta vermiş, vadilerindeki sularını Mezopotamya ovalarına akıtıyor.

Bu yaz uzun süredir hayal ettiğim yüksek rakımlı dağların siluetlerinde yolculuk yapma fikri Erzincan'dan Erzurum'a giderken kafamda şimşek hızıyla son anda hayata geçti.

Bir anda kendimi Pülümür-Tunceli yolunda buldum. Derin vadilerle kaplı Pülümür yolundan ilk defa yolculuk yapıyordum. Dersim doğasının içine, merkezine doğru yol aldığımı ve kendine has bir coğrafyanın kalbine yürüdüğümü hissediyordum.

Daha önce Elazığ üzerinden bir iki kez Dersim'i ziyaret etsem de, Pülümür tarafına hiç gitmemiştim. Bu nedenle benim için farklı bir deneyim ve heyecan oldu.

Bu dağlar insanın düşünce dünyasını alt üst ediyor. Tarih canlanıyor, atlıların nal sesleri, patlayan topların ve ateş yağdıran uçakların gürültüsü beliriyor.

Tarihin yitik sayfalarından kan damlıyor ve mürekkep dağılarak silik lekeler bırakıyor. Tarih silikleşirken, dağlar beliriyor bütün zamanlarda. Med, Asur, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı derken onlarca kez savaş alanına dönmüş.

Bu dağlar meşenin yurdu. Bütün zamanlara ve savaşlara direnen meşenin. Kuraklığa, soğuk ve çetin iklim koşullarına direnen eski zamanların ağacıdır.

Uzun yaşayan ve bütün canlılar için müthiş bir eko sistem yaratan bir ağaç. Gölgesinden tutun, yaprağına kadar bütün varlığı, hayata güç katma ile ilgili.

Dağ taş yemyeşil meşe olsa da maalesef yer yer yanmış, kesilmiş alanların varlığı manzarayı ruhsuz, iç burkucu bir tabloya dönüştürüyor. Yeşilin ortasına düşen ateş topu ve külleşen hayatın gri rengi göze çarpıyor.

Dağlar topraktan çok, kayaların üst üste binmesinden meydana gelmiş. Bu nedenle uçurumlarla, derin vadilerle karşılaşmak her adımda mümkün.

Yol bu nedenle vadi tabanından Tunceli'ye doğru ilerliyor. Pülümür ise dağların arasında kurulmuş. Sırtını dağlara, yönünü güneşe vermiş bir küçük yerleşim yeri.

Zaza aşiretlerin yaşadığı ve yıllardır dünyanın dört bir yanına göç veren, gözden ırak bir yerleşim yeri. Halkın büyük çoğunluğu hayvancılıkla uğraşır, bal arısı yetiştiriciliği yapar.

Resmi binaların dikkat çektiği ilçe merkezinin çıkışında devasa yekpare kayalar beyaz kireçle yazılmış "Ne mutlu Türküm diyene" yazısı dikkat çekiyor.

Kentin en hakim tepesine yazılan yazı neden yazılmış bilmiyorum. Pülümür'de mutlu Türk'ün varlığı ise şüpheli. Gelen memurların bir an önce tayinle başka yerlere kaçmak istemesi ayrı bir açmaz.

Kışın sert geçtiği Pülümür'de büyük kentlere, çevre illere göç halen devam ediyor. Gençler iş için uzak diyarlara giderken, yaşları kemale erenler geri gelme eğilimi gösteriyor.

Pülümür yolu iyi değil. İki aracın yan yana geçebileceği kadar genişliğe var. Keskin virajlar ve yol boyunca nazlı nazlı akan Pülümür Çayı.

Suyun berraklığı ve dağların cüretkar davetine dayanamayıp, su kenarına yanaşıyorum. Su gerçekten çok temiz görünüyor. Çay yeşille mavinin iç içe geçtiği turkuaz renginde akıyor.

Suyun kenarında inekleri otlatan bir kadın çoban ağaçlar arasında beliriyor. Yazın kavurucu sıcağında dağla çayın eko sistemi doğal bir klima görevi görüyor. Güneş yakıcı da olsa zaman zaman esen rüzgar, ortamın serinliği hoş bir ortam yaratıyor.

Kısa bir süre soluklandıktan sonra çayın akış yönünde yola devam ediyorum. Yer yer güneş dağların ardında kayboluyor, yer yer ışınlarıyla yüzümü yakıyor.

Büyükçe bir kayanın altından akan suyun kenarında yol, yolun kıyısında bir çay ocağı gözüme ilişince mola veriyorum.

Közde çay içmeden gitmek olmaz. Çok çay tiryakisi değilim ama günde birkaç bardak içmeden de duramıyorum. Hele suyun doğal, serinliğin dağlardan geldiği bir boğazda çay yudumlamanın zevkine varmak için duruyorum.

Pülümür Çayı nazlı nazlı akıyor. Bu yılın kurak geçmesi çayın su akış debisini düşürmüş. Yer yer su azalmış ve çay eski görkeminden çok şey kaybetmiş.

Oturduğumuz alan iki dev kayanın tam arası. Yol bu aradan başka bir vadiye geçiyor. Çay ocağı da iki vadinin birleştiği yerde derme çatma tahtalardan

Tahta çitlere devrim sloganları, aşkı kutsayan cümleler ve edebi sözler yazılmış. Kimisi içinden geldiği gibi, kimisi dünyaca ünlü kalemlerin sözlerini tahtaya yazmış.

Tahta çitler, Dersim/Pülümür tarihinin bir özeti gibi. Pir Seyit Rıza'dan yükselen çığlıklar ve şiire duran dağların ağıdı gençlerin kaleminden yeniden hayat bulmuş.

Ve elbette ki aşkın sihirli dokunuşları eski tahtanın zemininde cümlelere dönmüş, şiir dizeleri olmuş.

Yol ilerledikçe sert virajlar çoğalıyor. Sert virajlar çoğaldıkça kayaların içine oyulmuş tüneller başlıyor art arda.

Bir yanı dağ, bir yanı vadinin içinde akan çaya dayanan tünellerde bir kaç metrede bir havalandırma pencereleri bırakılmış.

Bu hem tüneli aydınlık kılıyor, hem de fotoğraf için müthiş bir ışık armonisi yaratıyor.

Hele araç tünele girdiğinde siyah beyaz bir film şeridinin art arda akmasına benzeyen görüntüler oluşuyor.

Tüneller eski gibi duruyor. Yer yer taş duvarlar, kayalara oyulan kısımlar tünellerin eski olduğunu gösteriyor. Çığa karşı önlem olsun diye bu tüneller inşa edildiği anlaşılıyor.

Birkaç yerde daha görmüştüm. Yeni olmadıkları belli ama ne zaman yapıldığına dair herhangi bir levha yok. Araba hızlandıkça ışık kümeleri bir bir geriye akıyor, karanlığı yırtan ışık zihinde bir aydınlık iz bırakarak kayboluyor.

Yol kıvrıla kıvrıla boğazları, vadileri geride bırakıp, Tunceli merkeze ulaşıyor.

Burada hikaye Pülümür'den Munzur'a dönüyor artık.

Independent

Şîrove Bike
×